• BIST 89.764
  • Altın 145,339
  • Dolar 3,6255
  • Euro 3,9111
  • Kayseri : 9 °C
  • Ankara : 12 °C
  • İstanbul : 9 °C

‘Beklenen İstanbul Depremi ve kentsel dönüşüm’

‘Beklenen İstanbul Depremi ve kentsel dönüşüm’
Ak Parti Kayseri Milletvekili Prof.Dr.Pelin Gündeş Bakır beklenen İstanbul depremini ve kentsel dönüşümü anlattı.
‘Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun’, 31 Mayıs 2012 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiş ve yasalaşmıştır. 6306 sayılı kanun, Kentsel Dönüşüm’ün ülkemizde uygulanabilmesi için yoldaki tüm bürokratik engelleri kaldırmakta, vatandaşlarla anlaşma yolunu esas almakta, arkasında güçlü bir siyasi irade ve kararlılık bulunmaktadır. Van’a 30 km uzaklıkta olan 7.2 büyüklüğündeki Erciş depremi ve yine Van’a 12 km mesafede olan 5.6 büyüklüğündeki Edremit depremlerinde yaşanan acılar sonrası, tamamen insani amaçlarla hazırlanmıştır. Depreme dayanıksız, mühendislik hizmeti görmemiş binaların, oy kaybetme pahasına yıkılması doğrultusundaki güçlü siyasi iradenin bir yansımasıdır. Aslen ülkemizin siyasi tarihinde bugüne dek görülmemiş derecede insani odaklı bir düşüncenin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. İnsan hayatıyla, siyasi iktidar arasındaki seçimi hiç düşünmeksizin insandan tarafa yapan bir felsefenin tezahürüdür. Kurulan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın başında, TOKİ Başkanı olduğu yıllarda kısa sürede milyonlarca insanı gecekondulardan kurtararak, her türlü sosyal donatıya sahip sitelerde ev sahibi yapan değerli bakanımız Erdoğan Bayraktar’ın bulunması hiç şüphesiz büyük bir şanstır.

Değerli misafirler, Kentsel Dönüşüm aynı zamanda afete dayanıklı şehirlere dönüşüm demektir. Modern afet yönetimi bilimi, afet olup bittikten sonra reaksiyonel ‘yara sarma’ şeklindeki acil durum yönetimine değil, pro-aktif yani ‘yara almamak’ için afet öncesi girişimlerde bulunmaya, tedbir almaya ve afet risklerinin ve zararlarının azaltılması için etkin stratejiler izleme ve uygulama anlayışına dayanmaktadır.

Afetler yerel hadiselerdir. Dolayısıyla afetlere müdahale, ilk 72 saat içinde yerel bazda, yerel hükümet ve gönüllü kuruluşlar eliyle olmalıdır. Modern afet yönetimi prensiplerine göre merkezi hükümetten, ilk 72 saatte afete müdahale etmesi beklenmez. Bu bağlamda, gönüllü kuruluşların ve vatani görevini yapan kardeşlerimizin, arama kurtarma, yangın söndürme, afet yönetimi ve ilk yardım gibi konularda eğitilmeleri çok uygun olacaktır. Bu eğitimleri alan kişi sayısı yurt çapında ne kadar çok olursa o derece iyi olur. Böylece depremlerde sahada çalışan ekipleri zaman zaman yeni gelen ekiplerle değiştirip onları da dinlendirmek mümkün olabilir.

Modern afet yönetiminde, ‘çoklu afet yönetimi yaklaşımı’ esas olmalıdır. Çoklu afet yönetiminin planlanmasında öncelikli olarak, oluşması muhtemel; deprem, hortum, sıvılaşma, heyelan, tsunami, su baskını gibi doğal tehlikeler veya terör saldırısı, yangın, parlayıcı ve patlayıcı olan tehlikeli maddeler kaynaklı acil durumlar tespit edilmelidir. Daha sonra, belirtilen acil durumların her biri, bu konularda uzman kişiler tarafından projelendirilmeli, tehlikenin kaynağının ne olduğu, tehlikenin boyutu ve kapsama alanı analizleri, tehlikenin artması ve azalmasına neden olabilecek saiklerin tespit edilmesi, tehlikenin vuku bulacağı zamanın tahmini, tehlike için uyarı veya izleme sistemlerinin değerlendirilmesi gibi hususlarda çözümler geliştirilmelidir. Tehlike analizleri ve haritaları tamamlandıktan sonra ayrıntılı risk analizleri yapılmalıdır. Risk analizlerinde her bir tehlike için yerleşim alanında can ve mal kaybının tahmini, kayıpların ekonomik analizi, riski arttıracak veya azaltacak uygulamaların tespit edilmesi çalışmaları tamamlanmalıdır. Zarar azaltma çalışmaları da, risk analizlerinin ışığında yürütülmelidir. Deprem ve deprem sonrası yangınlar bütüncül bir biçimde, gerek planlama, gerek hazırlık, gerekse de zarar azaltma aşamalarında dikkate alınmalıdır. Örneğin, bizlerin Kobe depremi olarak bildiği 7.2 büyüklüğündeki 1995 tarihli büyük Hanshin-Awaji depreminde 5000’den fazla insan, 540 farklı lokasyonda çıkan yangınlarda hayatını kaybetmiştir. Deprem olduktan sonra, itfaiye araçları büyük yangınlarda yetersiz kalabilir, veya viyadüklerin yıkılması, yola yakın yüksek binaların ana ulaşım arterlerinin üzerine göçmesi gibi muhtemel sebeplerden, itfaiye araçları, yangın yerine zamanında ulaşamayabilir. Bu sebeple, Japonya’da, şehirlerin farklı yerlerine yangın anında kullanılmak üzere 100 tonluk su depoları yapılmaktadır. Depremler sonrası çıkabilecek yangınların önlenmesi için erken uyarı sistemleri kullanılarak merkezi bir biçimde doğal gazın kesilmesi, vatandaşların evlerinde yangın söndürme aleti bulundurmaları ve kullanmayı öğrenmelerinin mecburi hale getirilmesi de çok mühimdir.


Değerli misafirler, Kentsel Dönüşüm çok boyutlu bir süreçtir. Depreme dayanıklı şehirler inşa edilmesi, kentsel dönüşümün amacı değildir ancak sonucudur. Bir deprem ülkesi olan Türkiye’de şehirlerimizin geleceğini tehdit eden en önemli hususlardan biri çarpık yapılaşmadır. Ancak, herkese tek beden gömlek uyar mantığıyla kentsel dönüşüme yaklaşılması yarardan çok zarar getirecektir. İstanbul’da, Fatih, Eminönü ve Sur içi gibi tarihi semtlerde uygulanacak çözümler ile Kadıköy Bağdat Caddesi, Yeşilköy, Ulus gibi planlı semtlerde uygulanacak çözümler birbirinden ayrı olmalıdır.

Örneğin planlı bölgelerde, öncelikle toptan göçme riski olan binalar saptanmak suretiyle noktasal, bina bazlı çözümlere gidilinebilir. 1999 depremleri istatistikleri, depremlerde göçme riski olan ve can kaybına sebep olan binaların, toplam yapı stoğuna oranının % 6 olduğunu göstermektedir. Planlı semtlerde, bu % 6’lık dilime giren binalar tespit edilmeli, yıkılıp yerlerine yeni depreme dayanıklı binalar yapılmalıdır [3].

Noktasal bazlı kentsel dönüşümde, hangi binalara öncelik verileceği de cevap verilmesi gereken bir diğer sorudur. 2007 Türk Deprem Yönetmeliğimiz aslında bina önem katsayısı tarifleyerek bu sorunun cevabını çok açık bir biçimde vermektedir. Yönetmeliğimize gore deprem sonrası kullanımı gereken binalar ve tehlikeli maddeler içeren binalar burada önceliği teşkil etmektedir. Bu tür birincil derecede risk analizleri tamamlanması gerekli binalara örnek olarak; hastaneler, dispanserler, sağlık ocakları, itfaiye bina ve tesisleri, haberleşme tesisleri, ulaşım istasyonları ve terminalleri, enerji üretim ve dağıtım tesisleri, vilayet, kaymakamlık ve belediye yönetim binaları, ilk yardım ve afet planlama istasyonları ile toksik, patlayıcı, parlayıcı, vb. özellikleri olan maddelerin bulunduğu veya depolandığı binalar verilebilir. İkincil olarak, insanların uzun süreli ve yoğun olarak bulunduğu binalar incelenmeli ve dönüştürülmelidir. Bu tür binalara örnek olarak okullar, yurt binaları gibi diğer eğitim bina ve tesisleri, askeri kışlalar, cezaevleri ve müzeler sayılabilir. Üçüncül derecede önem arz eden yapılar, insanların kısa süreli ve yoğun olarak bulunduğu binalardır. Bunlara örnek olarak, spor tesisleri, sinema, tiyatro ve konser salonları sayılabilir. 2011 Van depremleri sırasında çok sayıdaki artçı depremlerin olması ve hasar tespit çalışmalarının tamamlanamaması nedeniyle konut tipi yapıların boşaltılması mecburiyeti doğmuş, ancak yeterli miktarda konteyner ve çadır bulunamayışı, pek çok ailenin hasarlı konutunda yaşamaya devam etme mecburiyetini de beraberinde getirmiştir. Burada üzerinde önemle durulması gerekli husus, spor salonları ve okulların bundan böyle 2007 Türk Deprem Yönetmeliği’ne uygun olarak ve çok iyi denetlenerek inşa edilmeleri ve ülkemizi vuracak gelecekteki depremlerde, konteyner veya çadırkentler kurmak yerine hasar tespitleri tamamlanıncaya kadar depremzedelerin spor salonları, okullar gibi deprem güvenliğinden yüzde yüz emin olunan yapılara yerleştirilmeleridir.

Çarpık gelişmiş daha düşük profilli semtlerde ise parsel bazında değil, ada bazında, hatta iki-üç ada birleştirilerek kentsel dönüşüm projeleri yürütülmelidir. Belirtilen kategorideki bölgelerde sorun, sadece depreme dayanıksız göçme riski bulunan binalar değil, hiçbir sosyal donatıya, kimliğe, yeşil alana sahip olmayan, yetersiz altyapı şebekeleri ve denetimsiz sanayi tesisleri olan plansız çarpık kentleşmedir. Bu tip bölgeler, kentsel dönüşüm ve çıkardığımız yeni kanun bir fırsat bilinerek, modern şehir bölge planlama esasları doğrultusunda, bütüncül bir planlama anlayışı çerçevesinde; meydanları, yeşil sahaları, her türlü sosyal donatılarıyla, otoparklarıyla, yeterli açık alanlarıyla, hastaneleri, okulları, iş yerleriyle çok iyi planlanarak; kimlikli, Türk Osmanlı mimarisine haiz ve afetlere karşı güvenli kentler oluşturulmalıdır. Hele İstanbul’da planlama yapıyorsak, büyük mimar Sinan’ın zarif Osmanlı mimari ekolüyle damgasını vurduğu bu tarihi şehiri, yarışmalar açıp büyük Türk İslam kültürü ve tarihi hakkında bilgi sahibi olmayan yabancı mimarların hayal güçlerine terk etmek, yarardan çok zarar getirecek bir uygulama olacaktır. Yabancı mimarların önerdiği geometrik şekillerden oluşan kaba mimari ağlar içeren tarzlar, bir Osmanlı kenti olan zarif Istanbul şehri ile estetik açıdan uyumlu değildir. Bu tür projeler, İstanbul’a, hele ada manzaralı Kartal ve Pendik gibi ilçelerimize hiçbir surette yakışmamaktadır. Büyük ölçekteki kentsel dönüşüm projelerini ve tasarımlarını yabancı mimarlar yapabilir, ancak yarışma şartnamelerine ve kriterlerine mimari tasarımların, söz konusu şehirin yöresel ve tarihi dokusuyla uyumlu olma zorunluluğu getirilmelidir.

Ada bazında, hatta iki üç ada birleştirilerek uygulanacak kentsel dönüşüm projeleri için seçilecek alanların belirlenmesinde iki önemli kriter dikkate alınmalıdır. Kentsel dönüşüm alanı olarak bir bölgeyi ilan edebilmek için en çok miktarda hazine ve belediye mülkü oranı olan bölgelerin tespit edilmesi suretiyle işe başlanması birinci prensip olmalıdır. Ikinci önemli prensip, bölge seçimini, ciddi sismik, jeofizik incelemeler ve afet tehlike ve risk analizleri sonucu belirlemektir. İki üç ada birleştirilerek yeni şehirler inşa edilecek alanlarda sıvılaşma riski, zemin büyütmesi var mıdır? Heyelan, su baskını, hortum, tsunami, orman yangını, patlayıcı, parlayıcı ve tehlikeli maddeler gibi riskler bulunmakta mıdır? Zemin sınıfı nedir? Bölge faya ne kadar yakındır? Tüm bu analizler, bir bölgenin öncelenmesinde ve kentsel dönüşüm planları için doğru kararların verilmesinde çok önemli rol oynayacaktır. Kentsel dönüşümün yerinde yapılması her zaman ideal çözüm olmayabilir. Sıvılaşma, ciddi zemin büyütmesi, heyelan vb. riskleri içeren bölgelerde bazen nüfusun seyrekleştirilmesi gerekli olabilir. Çarpık gelişmiş, plansız, düşük profilli ilçelerde veya semtlerde ada bazında değil de parsel bazında noktasal kentsel dönüşüm uygulamaları ile birer birer binaları güçlendirirsek veya yıkıp yeniden inşa edersek, belki depreme dayanıklı şehirler inşa etmiş oluruz, hatta depremlerde sıfır can kaybını da garanti altına alabiliriz ancak çarpık ve plansız kentleşme, sosyal donatısız, otoparksız, yeşil alansız, kimliksiz yapılaşma aynen devam eder. Bu kategorideki bölgeler için ihtiyacımız olan şey yeniden kapsamlı bir şehir bölge planlamasıdır.

Ada bazında, bütüncül kentsel dönüşüm uygulamalarında, transfer binalarının öncelikle bitirilmesi esastır. Bunun için de kentsel dönüşüm bölgesi ilan edilecek alanlarda, transfer binalarının yapılabileceği boş hazine veya kamu arazisi olması büyük önem taşımaktadır. Zira yıkılacak binalarda yaşayan insanlarımızın yeni daireleri bitene kadar taşınacakları böyle bir rezerv bina stoğuna ihtiyaçları bulunmaktadır. 6306 sayılı kanunda, kira yardımı vb. gibi diğer seçenekler de mümkün hale getirilmiştir.

Bir bölge, kentsel dönüşüm alanı ilan edildikten sonra bir sene geriye dönük olmak üzere anlaşana dek toplamda on sene tapu mülkiyet değişimine müsaade edilmemelidir. Aksi takdirde belediyelerimiz, orjinal yapı sahipleriyle değil, konutlarını onlardan ucuza satın alan profesyonel emlak simsarlarıyla pazarlığa oturmak zorunda kalmaktadır.


Istanbul’da kentsel dönüşüm, şehirin tarihi ve kültürel dokusu korunarak gerçekleştirilmelidir. Istanbul’daki Fatih, Eminönü veya sur içi gibi tarihi semtlerde ise sur içi için bir “koruma imar planı” yarışması yapılıp, dünya ölçeğinde bir plan hazırlanmalıdır. Tarihi yarımada 1 kilometrekarelik alanlara bölünüp müteahhitlere ihale yoluyla verilebilir. Müteahhit tarihi değeri olmayan tüm yapıları satın alıp, yıkarak bölgeyi boşaltmalıdır. Mevcut çarpık betonarme binalar yıkıldıktan sonra ada bazında 3 katı geçmeyecek biçimde yeni binalar yapılıp, yer altında da en az iki katlı otopark izni olmalıdır. Anıtlar Yüksek Kurulu ve Müzeler Müdürlüğü gözetiminde hafriyat yapılmalı, tarihi dokuyla ve sur içindeki 15 ve 16. yüzyıl Osmanli eserleriyle uyumlu mimariye sahip zarif binalar inşaa edilmelidir. Tarihi yapılar da boşaltılmalı ve derhal restore edilmelidir. Hiç kimse dünya kültür mirasına ait tarihi yapıları tahrip etmeye, tarihi merdiven korkuluklarını, tavan süslerini kışın ısınmak amacıyla yakacak olarak kullanma hakkına sahip değildir. Projeye beş yıldızlı oteller de dahil edilmeli, suriçi bir turizm cazibe merkezi haline getirilmelidir [11].



Ülkemizde yüksek yapılar için ayrı bir yönetmeliğe ihtiyaç vardır. Bilhassa yüksek yapıların cephe kaplamalarının deprem güvenliği çok büyük önem arz etmektedir. Yüksek yapıların ana ulaşım arterlerine çok yakın inşa edilmelerine de müsade edilmemelidir. Zira bu binalar büyük bir deprem sonrası göçerlerse, ana arterler üzerindeki ulaşım çok uzun sürelerle kesintiye uğrayacaktır. Diri fay haritaları da bir an önce yenilenmelidir.

Bir diğer üzerinde durulması gereken önemli husus, özel hastane ve okul binaların deprem dayanımları ile ilgilidir. Tüm Türkiye’de özel hastane ve özel okul binaları genellikle konut işlevi görmek üzere inşa edilmiş apartmanlardan hastane veya okula çevrilmektedir. Oysaki yönetmeliğimizde okullar için bina önem katsayısı 1.4, hastaneler için bina önem katsayısı 1.5 iken konutlar için 1’dir. Kaba bir hesapla bir apartmandan çevrilen bir özel dersane binası, yönetmeliklere uygun inşa edilmiş bir dersane binasına göre % 40 daha güvensiz olmaktadır. Bu sebeple, konut olarak inşa edilmiş binalarda özel hastane, özel okul ve özel dersanelerin faaliyet göstermelerine hiçbir surette müsaade edilmemelidir.

Yeni inşa edilecek hastane binaları için ise en uygun seçenek taban izolasyonu tekniğinin kullanılarak yapının depremden yalıtılmasıdır. Bu teknikte, yapının temelinin üstüne, bodrum katın altına kurşun çekirdeği olan kauçuk bir mesnet yerleştirilir. Depremde bütün hareket bu izolatör seviyesinde olur ancak kat ivmeleri dramatik bir biçimde azalacağından binada fazla sarsıntı olmaz. Yani yapı bir nevi depremden yalıtılır. Özellikle hastanelerde kullanılan hassas ve pahalı tıbbi cihazların zarar görmesi de böylece engellenmiş olur.

Değerli misafirler, ülkemizdeki inşaat mühendisliği eğitimi veren üniversitelerimizin müfredatları yetersizdir. Ülke çapındaki tüm üniversitelerimizin İnşaat Mühendisliği Bölümü Başkanlarının müfredatlarda revizyon yapması ve biran önce “deprem mühendisliği” ve “yapı dinamiğine giriş” derslerini mecburi hale getirmeleri büyük önem arzetmektedir. Yapıların gerçek davranışı statik değil dinamiktir. Türkiye gibi önemli bir deprem ülkesinde, yapının dinamik davranışını bilmeyen, yönetmelikteki mevcut yapıların performansa dayalı değerlendirilmesinin ne olduğundan habersiz olan mühendislerin yetiştirilmesi üniversitelerimiz adına büyük bir eksikliktir.

Kıymetli meslekdaşlarım, Türkiye genelinde deprem ivmesi ölçen cihaz sayımız 700 civarındadır. Bu sayı çok yetersizdir. Eldeki cihazlarımızın çoğu da eski jenerasyon analog cihazlardır. Bunlar acilen yeni jenerasyon, yüksek dinamik aralığı olan dijital cihazlar ile değiştirilmelidir. Bu sayıyı ideal olarak 3 binler civarına çıkarmamız gereklidir. Bunun yanında ana ulaşım arterleri üzerindeki köprü ve viyadüklerimizi depremlere karşı sensörler ve veri toplama sistemleri vasıtasıyla sürekli olarak izlememiz elzemdir. Köprü ve viyadüklerin titreşimleri bu şekilde 7/24 izlenerek gerçek zamanlı hasar tespiti yapılabilmesi mümkün olacaktır.


Sözlerime son verirken, hasar tespitleri ile ilgili görüşlerimi de ifade etmek isterim. Hasar tespitine depremin akabinde derhal başlanmalıdır. Bayram oteli örneğinin bize acı biçimde öğrettiği gibi, hasar tespitine başlamak için artçı sarsıntıların bitmesi beklenmemelidir. Öncelikli olarak okul, hastane gibi kamu binalarının hasar durumları tespit edilmelidir. Ağır hasarlı binalara kırmızı kağıt yapıştırılıp, bu binalar mühürlenmeli, vatandaşlar hiçbir surette bu yapılara girmemelidir. Orta hasarlı binalara da sarı kağıt yapıştırılarak bina mühürlenmeli, iskandan arındırılmalı, ancak kıymetli evrak ve eşyayı çıkarmak için sadece bir kişinin koşarak iki üç dakikada girip hemen çıkmasına müsaade edilmelidir.

Son depremde yaşanan acı hadiseler, hasar tespiti noktasında bazı temel prensiplerin tekrar hatırlatılması zorunluluğunu getirmiştir. Kılcal dahi olsa betonarme taşıyıcı elemanların herhangi birinde çatlak bulunan tüm kamu ve özel mülkiyetli binalar “az” değil, “orta” hasarlı sınıfına sokulmalıdır. Orta hasarlı yapılara ise deprem sonrası girilmez ve onarılıp güçlendirilmedikçe depremden sonra iskan edilemez. Burada unutulmaması gereken çok önemli bir hususa bir kez daha vurgu yapmak isterim. Orta hasarlı yapılar onarıldıklarında ancak depremden önceki hallerine dönerler. Ancak depremden önceki hallerinde de depreme dayanıklı olmayabilirler. Bu yüzden onarımdan sonra muhakkak güçlendirilmeleri de gerekir. Bu yapıların güçlendirilmeden iskanı uygun değildir. Güçlendirme işlemlerinin muhakkak surette yapı denetimine tabii olması gerekmektedir. Hasar tespitinde bir diğer önemli husus bölme duvarları ile ilgilidir. Daha önce de belirttiğim gibi ancak betonarme taşıyıcı elemanlarında kılcal dahi olsa çatlak olmayan binalar az hasarlı olarak sınıflandırılabilir. Taşıyıcı elemanlar dolgu duvarlar, kirişler, kolonlar, döşeme ve perdelerdir. Nitekim Amerikan Yönetmelikleri de dolgu duvarları taşıyıcı olarak sınıflandırmakta ve hatta yanal deplasmanların hesabında dikkate almaktadır. İşte tam da bu yüzden, kiriş, kolon ve perdelerinde hasar olmayan ancak dolgu duvarları hasar görmüş bir bina, orta hasarlı sınıfına dahil edilmelidir. Bu bağlamda, yapılarda hasar tespitlerinin tüm ülke çapında üniform hale getirilebilmesi için çalışmalar yapılması büyük önem arzetmektedir. Biz de siyasete atılmadan önce görev yaptığım Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleriyle ikişer gün ve toplamda sekiz saat olmak üzere hem Milli Eğitim Bakanlığı hem de Çevre ve Şehircilik Bakanlığımızdan toplam 200 mühendisimize “hasar tespiti” eğitimi verdik. Sayın Bakanlarımızın himayesinde sertifikalı hasar tespiti kursları düzenlenmesi noktasında çalışmalarımız da devam etmektedir.

Bütün bu duygu ve düşüncelerle sizleri en derin saygı ve hürmetlerimle selamlıyor, beni dinlediğinizi için çok teşekkürlerimi sunuyor, afetsiz günler temenni ediyorum. Allah’a emanet olun.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Kayseri News | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0352 231 31 39 | Haber Yazılımı: CM Bilişim