• BIST 82.779
  • Altın 146,779
  • Dolar 3,7701
  • Euro 4,0274
  • Kayseri : -2 °C
  • Ankara : 0 °C
  • İstanbul : 6 °C

İLK HEDEF SAADET PARTİSİ

İLK HEDEF SAADET PARTİSİ
Büyük siyasi potansiyel ve artarak büyüyen cazibesi nedeniyle Millî Görüş, siyasi temsilcisi Saadet Partisi, stratejistlerin çeşitli toplumsal mühendislik projelerinin hedefi ve temel argümanı haline gelmiş bulunmaktadır. Saadet Partisi göz ardı edilerek
Başbakan Erdoğan sonrası siyasi mühendislik projesi için

İLK HEDEF SAADET PARTİSİ

Türkiye, Başbakan Erdoğan sonrası, önceden planlandığı anlaşılan bir yeni döneme girmek üzere siyaseti yeniden dizayn etmeye yönelik bir siyasi mühendislik projesi ile karşı karşıyadır. AKP’nin tüzüğüne göre art arda en fazla 3 kez milletvekili seçilebilmesinin, Başbakan Erdoğan dâhil önde gelen birçok ismin yeniden adayı olmasına izin vermemesi bu projenin temel bir dayanağını oluşturmaktadır.

Tayip Erdoğan’ın ilk kez halk tarafından seçilecek olan Cumhurbaşkanlığı için favori aday olduğu dikkate alındığında, bakan ve milletvekillerinin önemli bir kısmının Meclis dışında kalmasının yol açacağı sıkıntılar AKP’nin bölünmesine yol açabilecek önemdedir.

AKP tüzüğünün değiştirilmeyeceğine ilişkin ısrarlı ifadeler karşısında önümüzdeki seçimde aday olamayacak bakan ve milletvekillerinin başlarının çaresine bakmaları ihtimali göz ardı edilemez.

Kaldı ki Cumhurbaşkanı seçilse de seçilmese de Tayip Erdoğan’ın AKP’nin başında kalmayacak olması birlik ve bütünlüğünün korunmasını zaten zora sokacaktır. Kendi içinde bir koalisyon olan AKP’nin bir siyasi görüş ve düşünce birliğinden yoksun olması bölünmeyi belki de dağılmayı kaçınılmaz kılacaktır.

Adı konulmuş olmasa da tıpkı ANAP gibi 4 eğilimi birleştiren farklı siyasi kökenden gelen kadro AKP’nin çok da uygulamalarına uygun düşmeyen muhafazakâr demokrat kimliği içinde erimedi.

Siyasi ideolojisi muhafazakâr demokrat diye tanımlanmasına karşın AKP iktidarlarının statükoya yönelik mücadele vermesi, reform niteliğinde köklü bir değişim ve dönüşüm gerçekleştirmesi, söz konusu kimliği ile hiçbir zaman bağdaşmadı.

AKP’nin iktidar alternatifi olabilecek bir siyasi partinin bulunmayışı ve Tayip Erdoğan’ın karizması farklı siyasi eğilimlerden gelen mensuplarının bölünüp dağılmasına mani oldu. Artık bu iki engel de kalkacak gibi gözükmektedir.

Çünkü tüzük ya da Cumhurbaşkanlığı adaylığı nedeniyle milletvekili ve genel başkan olamayacak olan Recep Tayip Erdoğan’dan başka AKP’yi bir arada tutabilecek bir liderden söz edilemez. AKP karşısında iktidar alternatifi olabilecek bir siyasi oluşum ise ancak kendi içinden çıkarılabilecektir.

Nitekim CHP ve MHP oyları yapılan kamuoyu araştırmalarında sürekli düşme trendinde gösterilip AKP oyları % 60’lara varan düzeylerde yüksek yansıtılırken güdülen amaç, bölünmesi halinde her bir parçasının ana muhalefet partisinden büyük olmasını temine yönelik olmalıdır. Kaldı ki halen ana muhalefet konumunda bulunan CHP’yi bir bölme operasyonu ile daha da küçültmek olasıdır.

Muhalefetteki ikinci parti konumunda bulunan MHP’nin ise iktidar alternatifi olmasının söz konusu olmayışı bir yana, Türkiye’nin yeni siyasi konjonktüründe mevcut varlığı bile devletin birliği ve bütünlüğü için sıkıntı oluşturmaktadır…

Çünkü MHP’nin varlığı BDP’nin varlığına meşruiyet kaynağı oluşturmaktadır. Türkçülüğün revaçta olduğu bir Türkiye’de Kürtçülüğün de revaç bulması kaçınılmazdır. Birini el bebek gül bebek yapıp diğerin tu kaka yapma ikircikliği sürdürülebilir değildir. Eğer ülkenin etnik temelde bölünmesine hiç izin verilmeyecekse her türlü ırkçılık takbih edilmelidir; biri teşvik edilip diğeri yerilirse bu olmaz.

Esasen devletçi bir düşüncenin partisi olan MHP’nin devlete rağmen ya da devlet aleyhine olacak şekilde varlığını sürdürebilmesi, en azından gelişmesi mümkün değildir.

Mevcut dünya siyasi konjonktüründe ırkçı, mezhepçi partilerin bölge ülkelerini, toplumlarını barış, adalet ve özgürlük içerisinde farklılıkların bir arada yaşamasına engel teşkil ettiği de açıktır. Artık Türkiye’nin ulusalcı bir anlayışla bölge ülkelerine örnek teşkil edecek bir demokrasi oluşturması mümkün değildir.

Bölge ülkeleri ve toplumları ancak İslam Birliği temelinde bir siyasi, ekonomik ve kültürel bütünlük oluşturabilirler. Bu da İslam’ın demokratik yöntem ve yaklaşımlarla bölgesel bütünlük ve küresel diyaloglar oluşturması ile mümkündür.

Modern çağda İslam’ı demokratik bir anlayış ve yaklaşım ile okuyan, uygulayan tek siyasi hareket ise Millî Görüştür. İslam Âleminde ilk kez Türkiye’deki Millî Görüş partileri demokratik yöntemle ve koalisyonlarla İslami söylem temelinde iktidar olmuşlardır.

Millî Görüş’ün yetiştirdiği kadrolar tarafından kurulan ANAP ve AKP ise tek başına iktidar olmuşlar ve ülkeyi çok başarılı yönetmişlerdir. Son 10 yıldır tek başına iktidar olan AKP’nin kurucu, yönetici kadroları Millî Görüş kökenlidir ve birçok Müslüman ülke ve toplum tarafından örnek alınmaktadır.

Siyasi kimliğini demokrat muhafazakâr olarak nitelemesine rağmen AKP iktidarı daha çok Millî Görüş doğrultusunda iç ve dış siyaset üretmiştir. Örneğin Avrupa Birliği için gösterdiği fevkalade performans hiçbir işe yaramamış, aksine İslam Birliği doğrultusunda attığı adımlarda başarılı fiili sonuçlar almıştır.

Radikal dincilerin İslam vahye dayanır, demokrasi ise Batı kökenli bir yönetim yöntemidir diye itiraz etmeleri dayanaktan yoksundur. Çünkü İslam ilk yöneticileri olan halifeleri seçimle iş başına getiren hak din olarak demokrasinin ilk temellerini de atmıştır.

İslam tüm insanlığı barış, adalet, farklılıkların bir arada özgürlük içerisinde yaşamasını esas alan temel ilkeler vazetmiştir. Hiçbir zaman yönetim şekillerini belirlememiş, bunu zamanın, şartların, gelişmelerin ve toplumların kültürel anlayışına bırakmıştır.

İlk 4 halifenin belirlenmesinde uygulanan farklı yöntemler bunu gösterirken biat denilen ümmetin kabulünün esas alınması ise demokratik karakteristiğe vurgu yaptığını açıkça göstermektedir.

İslam’ın kabul ettiği demokrasiyi temel ilkelerden hiç taviz vermeden nazari ve pratik olarak ortaya koyan ise Millî Görüş olmuştur. Elbette ki Millî Görüş’ün tanzim ettiği ve uyguladığı demokrasi anlayışı ile Batının demokrasi anlayışı bir değildir.

Batı, demokrasiyi -pek samimiyetle uygulamasa bile- halk ne derse doğrusu odur mantığından hareketle açıklamaktadır. Oysa bu pratikte hiçbir zaman uygulanabilir olmamıştır. Sonuçta her zaman toplumun rızası bir şekilde alınarak her şey merkezden çevreye doğru tanzim edilmiştir.

Millî Görüş ise halkı ve toplumu hak ve hakikatin kaynağı olarak kabul etmeyip hakka dayanan ve hakkı üstün tutan bir anlayışın, uygulamanın ikna yoluyla inandırarak taraftar toplaması, yeterli bir çoğunluk sağlaması halinde bunu iktidarda hayata geçirmesi şeklinde telakki etmektedir.

Millî Görüş, İslamî prensipleri sadece Müslümanlara değil, inanan-inanmayan tüm kesimlere eşit bir barış ve özgürlük ortamı içerisinde, gerçek anlamda herkese hakkını teslim ederek memnun eden bir küresel adil düzen için öngörmektedir.

Bu temel ilkeler 54 Hükümette Millî Görüş iktidarının gerçekleştirdiği İslam Birliğinin çekirdeği olan D-8’in evrensel 6 temel ilkesi olarak şöyle belirlenmiştir:

1-Yeryüzünde savaş değil, BARIŞ

2-Gerginlik değil, DİYALOG

3-Sömürü değil, İŞBİRLİĞİ

4-Çifte standart değil, ADALET

5-Kibir-tekebbür değil, EŞİTLİK

6-Her türlü farklılıkla bir arada HAKKA RİAYET EDEREK YAŞAMAK

Millî Görüş tarafından önerilen İslam’ın bu 6 temel ilkesine ilave edilebilecek ya da çıkarılabilecek bir husus yoktur. Bu ilkeler Müslüman ve olmayan, inanan ya da inanmayan herkes için, her türlü farklılıklar için geçerli, kapsayıcı ve evrenseldir. Çağımız dünyası bu ilkeler temelinde kurulacak adil bir düzene suya, havaya olduğu kadar muhtaçtır.

Globalleşen dünyada hiç kimse ne İslam adına, ne de başka bir görüş, düşünce ve ideoloji adına daha iyi temel esaslar ortaya koyamaz. Bu Millî Görüş’ün İslam’ı çağın idrakine sunmasıdır.

Millî Görüş’ün D-8 adına resmileştirdiği bu küresel projesi Yeniden Büyük Türkiye liderliğinde, İslam Birliği temelinde Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya öngörmektedir.

Halen içinden geçtiğimiz süreç, Siyonizm tarafından Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının ardından Yalta Konferansında kurulan Birleşmiş Milletler çatısı altında, Doğu ve Batı bloklarından meydana getirilen iki kutuplu dünyanın SSCB’nin dağılmasıyla içine girdiği bir belirsizlik dönemidir.

Soğuk Savaş dönemi olarak da nitelenen Yalta Konferansı ile kurulan iki kutuplu dünya dönemi -Detant (yumuşama) ilan edilerek- SSCB’nin kontrollü şekilde ABD’nin desteği ile dağıtılıp yerine Rusya Federasyonunun kurulmasıyla son buldu.

Böylece tek süper güç iddiasıyla ortaya çıkan ABD Yeni Dünya Düzeni denilen bir süreç başlattı. Bunun için Büyük Ortadoğu Projesini (BOP) hayata geçirmek üzere Afganistan ve Irak’ı işgal etti. Ancak bu girişimler ABD ve müttefiklerinin başarısızlığı ile sonuçlandı.

Üstelik getirisi ve geri dönüşü olmayan astronomik savaş harcamaları yüzünden başlayan küresel ekonomik kriz de ABD liderliğindeki Batı Dünyasını vurmaya başladı. ABD’nin dünyanın tek süper gücü konumunu savaş sürecinde yitirmesi, bölge lideri bir küresel güç olma yolundaki Türkiye için eşsiz bir fırsat oluşturarak yükseliş sürecine yol açtı.

Bu süreçte cumhuriyetin kuruluş felsefesi ve statükosu Türkiye’ye engel oluşturmaya başladığı için yeni konjonktüre uygun bir siyasal yapılanma ve bölge ülkelerine örnek teşkil edebilecek bir İslami demokrasi kaçınılmaz ihtiyaç haline geldi.

Bu ihtiyaç, İttihatçıların 1930’lu yılların faşist Avrupa’sından kopyalayarak oluşturdukları statükoya bağlı kalarak karşılanamayacağı gibi, bu ırkçı yaklaşımlar Türkiye’yi bölünme tehlikesiyle de karşı karşıya getirmiş bulunuyor.

Bu nedenledir ki, bölgesel ve küresel yeni konjonktürde Türkiye’nin ilkesel temelleri üzerinde tek yükselebileceği görüş olarak Millî Görüş’ün siyasetteki borsası sürekli yükselmektedir. Temsilcisi Saadet Partisi de bu yüzden siyaset, bilim ve inanç dünyasında büyük teveccüh görmektedir. Ne var ki bu durum, içinde bulunduğu yönetim sıkıntıları nedeniyle pratikte Saadet Partisi’ne henüz yansıyamamaktadır.

İşte bu büyük siyasi potansiyel ve artarak büyüyen cazibesi nedeniyle Millî Görüş, siyasi temsilcisi Saadet Partisi, stratejistlerin çeşitli toplumsal mühendislik projelerinin hedefi ve temel argümanı haline gelmiş bulunmaktadır. Saadet Partisi göz ardı edilerek hiçbir siyasi mühendislik projesinin hayat bulması düşünülememektedir.

İşte AKP tüzüğü gereği milletvekili adayı olmayacak Başbakan Erdoğan ve birçok ünlü isim siyasi çalkantılara ve ardından yeni gelişmelere, oluşumlara yol açacağı için bu süreç şimdiden dikkate alınıp Saadet Partisi üzerinde birçok hesap yapılmaya başlanmış bulunuyor.

Şu anda, Başbakan Erdoğan sonrasında bölüneceği öngörülen AKP sonrası yeni siyasi oluşumlar için hesaplar yapılmaktadır. Bu oluşumlardan birinin AKP, HSP ve SP’li Millî Görüş kökenlilerden meydana getirilmesi öngörülmektedir. Yeni bir parti kurmaktansa Saadet Partisi çatısı altında gerçekleştirilmesinin daha sağlıklı ve pratik olacağının düşünüldüğü gözlemlenmektedir.

Bülent Arınç ve Numan Kurtulmuş şimdiden kolları sıvamış, kulis faaliyetlerine başlamış gibi. Her iki isim de Başbakan Erdoğan’dan Cumhurbaşkanlığı adaylığını destekleme karşılığında yardım istemektedir…

Bülent Arınç, aradan 10 yıl geçtikten sonra birden hidayet bulmuş gibi ben Millî Görüş gömleğini çıkardım demedim onu Tayip Erdoğan söyledi derken bir şekilde yuvaya dönüş sinyalleri verme ihtiyacını hissettiği izlenimini vermiştir.

Numan Kurtulmuş ise Bülent Arınç ile Tayip Erdoğan arasındaki ezeli rekabetten duygusal destek çıkarabilmek adına eşi ile birlikte ameliyat sonrası Başbakan ve eşine geçmiş olsun ziyareti yapıp kendine yol açmaya çalışmaktadır.

Millî Görüş partilerine ABD Yahudi Cemaati temsilcisi Musa Saffet Bayramaşık adlı Dönmenin yerleştirdiği Ak Saçlılar ise -ikisi de Sabetayist olan Numan Kurtulmuş ve Bülent Arınç’tan artık hangisi içindir bilinmez- Erbakan ailesini itibarsızlaştırıp Fatih Erbakan’ın önünü kesebilmek adına karanlık odanın talimatıyla start vermiş bulunuyorlar.

Erbakan sonrasında hemen Oğuzhan Asiltürk’ün karşısına alarak, Recai Kutan’ın sahiplenerek iyi polis kötü polis rolü ile Fatih Erbakan’ı aralarına alıp iki değirmen taşı gibi öğütme çabası öylesine değildir.

Başbakan Erdoğan sonrasında AKP’nin bölünmesi temelinde yapılan bir diğer hesap da Fethullah Gülen Cemaati üzerinde yapılmaktadır. MİT Müsteşarı Hakan Fidan nedeniyle emniyet ve yargı üzerinden yapılan girişim ve çıkışlar bu hesabın yapıldığının yeterince ipuçlarını vermektedir.

Medya cephesindeki yeni yapılanmalar, dizaynlar Başbakan Erdoğan sonrası AKP’nin bölünmesi üzerine hesaplar yapıldığının başka ipuçlarını da vermektedir.

Başbakan Erdoğan sonrası AKP’yi bölme hesaplarına dayalı yeni siyasi mühendislik projelerinin bir amacı da Türkiye’nin örnek demokrasisinin birbirinin alternatifi ve iktidar olabilecek iki parti ile işletilmesine yöneliktir.

Çünkü şu anda AKP’nin iktidar olabilecek alternatifi bir siyasi parti bulunmadığı için Türkiye’nin ileri demokrasisi fiilen tek partili bir sisteme mahkûm olmuş durumdadır. Bu CHP ve MHP’nin iktidar alternatifi olabilecek ideoloji ve siyasi söyleme sahip olmayışından kaynaklanmaktadır.

Görünen o ki ikisi de İslami değerlere bağlı, biri Millî Görüş, diğeri Fethullah Gülen Hoca Efendi Cemaati merkezli iki siyasi parti oluşumunun AKP bünyesinden çıkarılması öngörülmektedir.

Ama asıl önemlisi bu İslami değerlere bağlı her iki partinin de İsrail ile derin bir ittifak kurmasının esas alınmak istendiği anlaşılmaktadır. Bunun için en ideal çözüm Millî Görüş merkezli oluşumun liderliğine Numan Kurtulmuş, Cemaat merkezli oluşumun liderliğine Bülent Arınç’ın getirilmesidir.

Bakalım, şimdiden ipuçları ortaya çıkmaya başlamış bulunan bu siyasi mühendislik projesi hayata nasıl geçirilmeye çalışılacak?

Yalta Konferansında alınan kararlar gereği batı bloğu içinde yer alan Türkiye’nin demokrasisinin, CHP içerisinden çıkartılan İttihatçı kadrolarla kurulan DP’nin iktidar alternatifi yapılarak iki parti ile işletilmesi süreci 27 Mayıs 1960 askeri darbesine tosladı…

10 yıl sonra 12 Mart 1971 Muhtırası ile işbirlikçi sağ ve sol iki partinin Türkiye demokrasisini işletmesi projesini ise Millî Görüş’ün ikinci partisi Millî Selamet engelledi. Bu yüzden “Erbakan’ın raydan çıkardığı demokrasi trenini rayına oturtmak” amacıyla 12 Eylül 1980 askeri darbesini yine ABD planlayarak hayata geçirdi…

Turgut Özal liderliğinde kurulan ANAP tek başına iktidar olunca bu projenin hayata geçirilmesinin imkânı yeniden ortadan kalktı…

Turgut Özal’ın şiddetli karalama kampanyalarına, baskılara ve tehditlere dayanamayıp Köşke çıkması üzerine Mesut Yılmaz tarafından ele geçirilen ANAP ve Tansu Çiller’e teslim edilen DYP ile birbirinin alternatifi iki partinin Türkiye demokrasisini işletmesi projesi de Erbakan liderliğindeki Refah Partisi’nin birinci parti olması ile akamete uğradı.

Bu duruma da son vermek üzere tertiplenen 28 Şubat post modern darbesi ise kısa sürede aksi yöne çevrilip başarısızlığa mahkûm edildiği için ortaya çıkan yeni konjonktürde Millî Görüş gömleğini çıkardık diyenlerin kurduğu AKP ile Deniz Baykal liderliğinde yeniden kurulan CHP’yi birbirinin alternatifi yaparak Türkiye demokrasisini iki parti ile işletme hesabı yapıldı. Ancak bu hesap da tutmadı. Çünkü sürekli güçlenen AKP karşısında CHP iktidar alternatifi olma konumuna gelemedi.

Türkiye demokrasisini aynı merkeze bağlı iki alternatif parti ile işletme projesinden bir türlü vazgeçilemedi. Bu defa 2007 Genel Seçimi öncesinde proje çok iddialı bir yeni siyasi mühendislik projesi ile hayata geçirilmek istendi ama bu tam bir yıkıma yol açtı…

AKP ve MHP’yi adeta yok sayarak sağda ve solda birlik adı verilen siyasi mühendislik projesi hazırlandı. Bu projeyi ilk kez Ecevit çifti kamuoyuna açıkladı. Buna göre CHP-DSP-SHP solda, DYP ve ANAP sağda birlik oluşturacaktı…

Ancak Mehmet Ağar ile Erkan Mumcu sağda birliği yüzüne gözüne bulaştırırken; Deniz Baykal liderliğinde solda birlik yerine ancak solda ittifak kotarılabildi. Seçimde AKP adeta şahlanarak büyük bir zafer daha kazandı. Bindirilmiş kıtalardan oluşturulup ilden ile taşınan kalabalıklarla yapılan milyonluk Cumhuriyet Mitingleri fiyasko ile sonuçlandı.

Böylece tek başına sağda ve solda birlik projesini hayata geçirmeye çalışan Ergenekoncu derin devlet tüm siyasal ve toplumsal gücünü yitirerek yargı karşısına çıkarılmaktan kurtulamadı…

...Ve aradan geçen 10 yıl sonra şimdi yine Türkiye demokrasisini birbirinin alternatifi iki parti ile işletme projesi bu kez Başbakan Erdoğan sonrası AKP bölünerek gerçekleştirilmek isteniyor.

Aslında Erbakan da 12 Eylül 1980 sonrasında ANAP ve Refah Partisi ile Türkiye Demokrasisini Millî Görüş kökenli iki parti ile işletme projesini hayata geçirmek istedi ama ANAP Mesut Yılmaz’ın eline geçince bu mümkün olmadı.

Ardından 28 Şubat 1997 sürecinde AKP ve Saadet Partisi ile bu projeyi hayata geçirmek istedi, bu kez de Saadet Partisi’nin başına Numan Kurtulmuş geçince yine mümkün olmadı.

Şimdi Başbakan Erdoğan sonrası AKP bölünerek birbirinin iktidar alternatifi olabilecek iki siyasi oluşumun gerçekleştirilmesi hem Ergenekon derin devletinin hem de millî derin devletin vazgeçilemez amaç haline getirdiği bir siyasi mühendislik projesidir.

Çünkü bir ülkeyi demokrasi ile yönetebilmek için birbirinin alternatifi iki partiyi seçimden seçime dönüşümlü şekilde iktidar yapabilecek bir merkezi güce sahip olmak gerekir. Çünkü tek partiyi sürekli iktidarda tutmak mümkün olmaz, olsa bile demokrasi ile bağdaşmaz.

İktidar alternatifi partinin de aynı merkezi gücün kontrolünde olması gerekir. Yoksa bir partinin iktidarda yaptığını diğer parti gelip yıkar ve yeniden yapmaya kalkışırsa ülke kalkınamaz, hatta yönetilemez bile.

Demokrasi ile yönetilen Batılı ülkelerin hiçbirinde iktidar ve muhalefet partileri yer değiştirdiğinde çok önemli köklü değişiklikler olmaz. Olması gerektiğinde iktidar ve muhalefet partileri uzlaşarak belli bir çerçeve içerisinde bu reformlar yapılır.

Batılı ülkelerde Hıristiyan Demokratlar ya da sosyal demokrat partiler iktidara gelip yer değiştirdiği zaman çok büyük oranda belirlenmiş aynı politikalar yürütülür. ABD demokrasisi birbirinden ayırt edilemeyecek benzerlikteki Demokrat ve Cumhuriyetçi iki parti ile yönetilir.

Türkiye demokrasisi de tek merkezden yönetilen birbirinin alternatifi iki parti ile yönetilmek dışında bir şekilde yönetilemez. İktidar bir güç merkezinin, muhalefet diğer bir güç merkezinin kontrolünde ise yer değiştirmeye yanaşmaz. Bu yüzden yıkıcı, hırçın bir siyasi mücadele yaşanır ki buna hiçbir ülke dayanamaz.

Ancak asıl önemli olan birbirinin iktidar alternatifi olan iki partner partinin hangi merkezi güç, irade tarafından kontrol edileceği hususudur. Bu merkezi güç ve irade dışarıya mı bağımlı olacak; millî mi olacak?

Türkiye’de yaşanan asıl derin iktidar mücadelesinin nedeni demokrasiyi kontrol edecek merkezi güç ve irade Batı işbirlikçisi mi olacak; millî mi olacak? Mücadelesidir. Bu mücadele bir tarafın kesin zaferi ve mutlak hâkimiyeti ile sonuçlanmadıkça Türkiye demokrasisi rayına oturup istikrar bulamaz.

Şayet Başbakan Erdoğan sonrasında AKP bölünür, Millî Görüş ve Cemaat merkezli iki siyasi oluşum hayata geçirilebilir ise; bakmak lazım. Eğer birinin başına Bülent Arınç, diğerinin başına Numan Kurtulmuş getirilirse Siyonist proje başarılı olmuş demektir. O takdirde Türkiye demokrasisi Dünya Siyonizm’inin kontrolüne girmiş olacaktır.

Ama mesela birinin başına Abdullah Gül, diğerinin başına ise Fatih Erbakan getirilirse o takdirde Millî Görüş projesi başarılı olmuş demektir. Bu, Türkiye demokrasisi millî iradeye bağlı bir merkez tarafından kontrol edilecektir demektir.

Bu iki güç ve irade merkezinden biri üstünlük sağlayıp tam hâkimiyet tesis etmedikçe demokrasi rayına oturtulamaz, Türkiye istikrar bulamaz ve bu mücadele kontrolsüz şekilde devam eder.

Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Türkiye demokrasisi Cumhuriyetin kurucu iradesini temsil eden İttihat ve Terakki kökenli Ergenekon derin devletinin kontrolündeki partiler üzerinden yürütülüyordu…

Erbakan liderliğinde Millî Görüş’ün 40 yıllık destansı mücadelesi ile bu durum değişmeye başladı. Bu süreç boyunca kum saati gibi daima güç ve iktidar Ergenekon derin devletinden Erbakan’ın kontrolündeki millî derin devlet tarafına akıp durdu…

ABD tarafından planlanan tüm askeri darbe ve müdahaleler tersine sonuç vererek bu gidişi asla tersine çeviremedi. Bu yüzden halen iktidar mücadelesi devam ediyor olsa bile millî derin devletin güç kazanması, buna karşın Ergenekon derin devletinin güç kaybetmesi hızlanarak sürüyor...

Sonuçta millî derin devletin Ergenekon derin devletini tasfiye ederek Türkiye demokrasisini yürütecek iki alternatif partiyi tek merkezden kontrol edebilecek konuma gelmesi gerçekleşecek olan en yüksek ihtimaldir. Küresel konjonktür ve zamanın ruhu da bu yönde gelişiyor.
el aziz gazetesi

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Kayseri News | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0352 231 31 39 | Haber Yazılımı: CM Bilişim