• BIST 97.713
  • Altın 144,219
  • Dolar 3,5669
  • Euro 4,0007
  • Kayseri : 14 °C
  • Ankara : 16 °C
  • İstanbul : 18 °C

Kayseri’den Kaçan Kaçana!

Kayseri’den Kaçan Kaçana!
Kayseri’nin irili ufaklı hemen hemen bütün şirketlerinde kanımca kronikleşen en büyük problem;

 Kurumsallaşamamak ve kurumsal olma ya da olmama konusunda yaşanan beyinlerdeki gelgitlerdir. Patron ya da çalışan hiç fark etmez aslında kime sorsanız hepsi kurumsallaşmak istiyor! Ne acıdır ki bu konuda da yine her zaman diğer konularda da olduğu gibi bir aymazlık içindeyiz ve yine (mış) gibi yapıyoruz… Aslında kurumsal olmayı çok istiyoruz da (olamıyoruz) gibi! Gereklerini yerine getirme icraata geçme noktasında hemen yalpa yapmaya başlıyoruz!  İşin ucunda maddi sorumluluklar olunca ileri menfaatler! ağır basıyor ve hemen elimizdekileri kaybetme korkusu baskın geliyor sanırım. Her nedense kocaman bir geri adım atmak ve U dönüşü yapmak durumunda hissediyoruz kendimizi. Maalesef kurumsallaşmayı bir lüks olarak görüyoruz  şehrimize, kendimize ve çalışanlarımıza..

Küreselleşen dünyadaki hızlı değişimlere, yeniliklere bir türlü ayak uyduramadık ve yönetim sistemimizi kurumsallaştıramadık. Kayserili işletmeler olarak en çok göze çarpan özelliğimiz; Ferdiyetçiliğimizin ağır basması, ekip çalışması yapamamamız ve takım oyunu oynamamamızdır. Kontrolü elde tutmak adına zihinlerdeki bu sınırlar; Yetki ve inisiyatifleri devredememe, yüksek ego  ve  enaniyet, mevcudu koruma korkusu her zaman önümüzü tıkayan konulara olarak karşımıza çıkmıştır. Böylelikle kocaman! Organize sanayisindeki fabrikalar birbirlerini tekrar eden ve küçülen garnizonlara dönüştü. Büyüdüğünü zan eden birçok işletme, içinde bulunduğu sıkıntılı durumun aslında  ne farkında  nede  yaşadığı sorunların nasıl çözümleneceği konusunda da az çok fikir sahibi.. 

Özelliklede son yıllarda kurumsallaşma kavramı, işletmenin kurucusundan organizasyonun en alt seviyesindeki çalışanına kadar çok kez dillendirilmektedir. Yalnız kurumsallaşma çalışanlara unvanların ucuza dağıtılmasıyla ya da bağ evlerinde patronların  bir araya geldiklerinde nargile tüttürür  iken işçine memuruna ne kadar maaş verdiğinin dedikodusunu yapmakla da olmuyor..

Kurumsal olmayan firmalar biraz palazlanmaya başlayıp büyüyeceği zaman patronlar ‘’esas oğlan’’ kılıfına bürünerek rol çalmaya başlarlar. İşlerin aslında başlangıçta firmayı kurarken olduğu gibi iyi gitmediğinden ve stratejik kararlar da yöneticilerin aktif rol almasından çok rahatsız olurlar. 

Kurumsallaşma faaliyetlerinin maddi yükünün fazlalığından, yapının hantallığından, eğitimlerin çok olmasından ya da gereksizliğinden, firmasının kendine göre daha acil sorunları nedeniyle itibar kaybettiğinden, çalışanların ise yeterince gayret sarf etmediğinden, çocuğu gibi büyüttüğü firmasının bir süre sonra elinden kayıp gideceğinden hayıflanmaya başlarlar.

Evet ..tüm bu sıkıntılara çözüm olarak firmanın kurumsallaşması gerektiği; patron olsun, çalışan olsun, herkes tarafından söylenmektedir. Mesele, bunun nasıl gerçekleşeceği konusundaki bilgi ve irade yetersizliğidir. İşte birçok işletme, bu konudaki metot bilgisi eksikliğinden veya bu işin ne kadar zor olacağının başlangıçta verdiği çekince nedeniyle, kurumsallaşma konusunda bir türlü adım atmamaktadır. Her yıl yüzlerce işletme piyasaya yeniden girer iken yüzlercesi de sessizce yok olup gitmektedir. Bu sarmalda organizeler, sanayiler, işyerleri kocaman içleri boş işletme hurdalığına dönmektedirler. Kalitenin ve markanın inanılmaz önemli hale geldiği günümüzde, artık her malın bir müşterisi çıkmıyor! Müşteriler şimdi daha seçici daha nazlı ve daha bilinçli! Sürdürülebilir kurumsal politikalar izlemediğiniz sürece ya yerinde sayacaksınız, ya da mevcudu koruyarak bekçiliğe devam edeceksiniz. Ya da aşırı kurumsallaşma adına hantal bir yapıya bürünmeden doğru  kurumsallaşarak ve  büyüyerek ulusal  ve uluslararası marka olacaksınız.. Tabi ki siz her zamanki gibi en doğrusunu(en az maliyetlisini) çok iyi bilirsiniz… Tercih sizin!

Aslında hep birlikte kaybediyoruz!

Profesyonellere ve işin ehillerine işleri devretmedikçe, elinizdeki değerlerin kıymetini bilmeyerek onlara ‘’Ev Danası‘’ muamelesi yaptıkça, küçük hesapların peşine düşerek büyük resmi görmedikçe ve en önemlisi para ile aranızdaki aşırı sevgiye mesafe koymadıkça başarılı olamayacaksınız! Kurumsal yapıdan kaçınıp danışmanlarla çalışmayı bir lüks olarak görürseniz yine yeriniz de saymaya, bocalamaya, kıvranmaya devam edeceksiniz. Sizin yanlış kararlarınızı sorgulayan itiraz eden, duymak istediklerinizi söylemeyen, verdiğinize, uygun gördüğünüz rakama razı olmayan yöneticilerinizi de mumla  çok ararsınız…  Size itaat eden ve yalakalık yapanlarla bir yere varamazsınız! Sizi gördüğünde ceketinde ne kadar düğme varsa tamamını ilikleyen tipler sizi hiçbir yere taşıyamaz ve siz bunu çok iyi biliyorsunuz…(Paranın gözü kör olsun).Oğlunuzu ya da kızınızı şirketin başına getirip Yönetim Kurulu Başkanı, Genel Müdür, Ceo  yapmakla da kurumsal kimlik sağlayamaz aksine kendi şirketinize en büyük ihaneti yapmış olur ancak ve ancak kendinizi tatmin edersiniz. 

Artık yüksek teknoloji, AR-GE, inovasyon, girişimcilik gibi kavramların gittikçe daha büyük önem kazandığı 21.Yüzyılı ıskalamayan, yüksek teknoloji üretebilen, bilimsel bilgiyi ekonomik değerlere dönüştürebilen ülkeler dünyayı yönetmektedirler. Bizler bu kavramlarla daha yeni yeni tanışmaya başladık. Peki hadi biraz empati yapalım ve toplumsal hafızamı da zorlayarak sorgulayalım bakalım; İstanbul’dan ya da Ankara’dan bakıldığında kocaman kocaman fabrikaların ve markaların olduğu bir şehiriz değil mi? Peki ne üretiyoruz? İhracatımız ne kadar? Ülke ekonomisine ve istihdama katkımız ne oranda? Yaşanabilir kentler sıralamasında kaçıncı sıradayız? Mutlu ve huzurlu muyuz? Çalıştığımız firmada kariyer planları yapabiliyor muyuz? Çalışanlarda liyakata önem veriyor muyuz? Şehir dışından  ailesini alıp şehrimize  işletmemize  katkıda bulunmaya çalışmaya  gelen profesyonelleri şehrimizde tutabiliyor muyuz? Aradığı değeri doğup büyüdüğü şehirde bulamayan yeteneklerin, beyinlerin başka şehirlere  ihracına göçüne ne diyeceksiniz? Mevcut şekilde Hale Jale bizim mahalle nereye kadar devam edeceksiniz? Peki elimizdeki değerlerin farkında mıyız…?

Evet dostlar aslında cevabının herkesin bildiği ve kendinde saklı sorulara ve kaşımaya  devam edelim biraz daha..  Zengin olma ya da doygunluk çıpanız ne kadardır? Bunu bilmemiz gerekiyor… Ne zaman kazandıklarınızın sadece bir kısmını sizi siz yapanlarla paylaşacaksınız? Ne zaman yanınızda üç kuruşa çalıştırdığınız emekçilere değer verip adam yerine koyacaksınız? Ağzınızdan hiç düşürmediğiniz Muhafazakarlığı ve kul hakkını nereye koyacaksınız? Kendinize eşinize ve çocuklarınıza sağladığınız sonsuz lükslerden yüzde birini ne zaman çalışanlarınızla paylaşacaksınız? Hep Kayseri’den çıkanın mı betine benzine kan gelecek, başka şehirlerde mi arayacak insanlar ekonomik ve sosyal mutluluğu, itibarı ve hak ettiği değeri…  Ailelerinin yanında doğup büyüdüğü bu güzelim şehirde bunu başarmaya  hiç mi şansları yok? Sizce kaybedeni kim olacak bu sürecin? 

Oysa zaman yıkıcı, dünya geçici..

Bizim çalışmakla ilgili bir sorunumuz yok değil mi dostlar.. Karşılığını maddi ve manevi olarak alamamak gibi bir sorunumuz var sadece.. Ciddiye alınmak değer görmek ve ruhumuzun okşanmasını istiyoruz! Çok mu şeyler istiyoruz sizce? İslam da çalışma izzet, şeref ve itibar vesilesidir. Çalışma her şerefin temeli, her başarının yoludur. Çalışma olmasaydı insanlık ilerleyemez, insanlar hayatın tadını hissedemezlerdi. Çalışma sayesinde insan değerli bir hayat yaşar. Çalışma ile boş vakit değerlendirilir, servetler bereketlenir, gelir artar. Allah, işsiz, boş duran kulu sevmez. Yüce Allah Kur’an’da çalışmanın önemini belirterek şöyle buyurmaktadır: “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. Onun çalışması yakında görülecektir. Sonra ona tastamam karşılığı verilecektir.”               (Necm, 53/39-41).

Başka bir ayeti kerime de yine  Allahu Teala; ‘’Allah kiminize kiminizden daha bol rızık verdi. Bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere verip de bu hususta kendilerini onlara eşit kılmazlar. Durum böyle iken Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar?’’ (EN NAHL 71-2) buyurmuştur.

Son tahlilde uzun lafın kısası, ekmeğini alnının teri ve bileğinin hakkıyla çıkarmaya çalışan biz  emekçiler olarak yoruldu artık kalplerimiz… İşçisine memuruna emeğinin karşılığını vermeyen sözüm ona  patronlara buradan tekrar  sesleniyorum ; Öz vatanımızda parya ve ensar olmaktan, üçüncü sınıf muamele görmekten bıktık  artık.. Vicdanınızdan ve zihninizden utanın, biraz omurgalı olun ve kurmaca kişiliklerinizi birazcık sorgulayın. Birbirinizin dümen suyuna gitmekle ve birbirinizi taklit etmekle aslında bizler değil hep siz kaybediyorsunuz…

Sevgili dostlar, bu haftaki yazımda çalışanlar olarak yaşadığımız ortak sıkıntılardan ve dertlerden  bahsettim, umarım üzerine alınması gerekenler satır aralarından kendilerine ders çıkarırlar…

Saygılarımla,

Allaha emanet olun, kalın sağlıcakla..

Muzaffer Kahraman Köşe Yazısı

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Kayseri News | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0352 231 31 39 | Haber Yazılımı: CM Bilişim