• BIST 83.067
  • Altın 146,530
  • Dolar 3,7912
  • Euro 4,0490
  • Kayseri : -6 °C
  • Ankara : -5 °C
  • İstanbul : 2 °C

Neşet Ertaş’ın ardından

Neşet Ertaş’ın ardından
Bizim gibi çok kimlikli coğrafyalarda bütün insanların ortak sesi olabilmek bir hayli zordur. Neşet Ertaş, gerek türküleri, gerekse yaşadığı sade hayat ile bunu başarabilen ender sanatçılardandır.
Bu başarısının altında işini severek yapmasının, sanatına öncelikle kendisinin inanmasının ve yüreğindeki insan sevgisinin yattığını zannediyorum. Çünkü o türkü okurken ciğerinden okur, mızrabını bağlamasına vururken yüreğinden saçaklandırırdı. O, türküyü bağlamaya, bağlamayı türküye yakıştıran adamdı. Kendi deyişiyle; “Sazını çalarken kendinden geçen / Gönülden gönüle kapılar açan / Aşkın dolusunu nefessiz içen” bir abdal ruhuyla sanat icra ederdi.

“Usta” kelimesini hem duruşuyla, hem sanatıyla hak etmişti. Gönülden muhabbeti söyleyip, kalpleri ve kulakları muhabbet ile çınlatmak için bağlamasını eline alır, mızrabı gümbür gümbür ses verirdi. Çok zaman onun, sazının kalın telleri yerine gönlünün ince telleriyle türkü okuduğunu görür, samimiyetini bozlak bozlak insanı dokumak için kullandığına şahit olurdunuz. Bozkırın derin sesine ses katmış, Anadolu’nun yürekler burkan acılarından ezgiler çıkarmıştı. Kendi halindeydi ama bütün yüreklerde ortak duyulanları dillendirmişti. Medyatik değildi, kalabalıklardan ve şöhretten uzaktı. Parti, mezhep ve etnik kimlik çağrışımlarına yaklaşmazdı. Sazına sığınmış, sesine sığınmış ve kendisi olmuş, kendi üslubunu bulmuştu. Her haliyle sevgiyi ve saygıyı hak etmişti. Bir halk ozanıydı. Kültür mirasımızdı.

Türkülerini dinlerken aşkı, hasreti, gurbeti, hatıraları ve bizatihi insanı bulmak mümkündü. Söylerken yüreğinize dokunduğunu, içinizi ısıttığını hissederdiniz. Kim olursanız olun, Türk’üyle, Kürt’üyle, Arap’ı ve Laz’ıyla, Alevi’si ve Sünni’siyle, genci ve yaşlısıyla, erkeği ve kadınıyla, inananı ve inanmayanıyla güzel yurdumuzun her köşesindeki herkes onu aynı heyecanla dinler, aynı biçimde hissederdi. Çok kimlikli coğrafyamızın örnek sesi olarak gösterilmeye layıktı. Bir mektep veya medresede yetişmemişti. Mızrabını, gönül tellerine “Mecnun’um sahra içinde / Yunus’um derya içinde / Eyyub’um yara içinde” diye vurarak, Anadolu’nun oturmuş bin yıllık müzik geleneğinden yetişmişti. Babası, bozlakların gelmiş geçmiş en usta sesi Muharrem Ertaş idi ama onu yetiştirenler arasında yalnızca babası değil, belki biraz Hacı Taşan, Çekiç Ali ve Şemsi Yastıman; ama mutlaka Pir Sultan, Âşık Kerem, Dadaloğlu, Karacaoğlan ve Âşık Veysel vardı. “Bozkır’ın Tezenesi” kolay olunmuyordu çünkü. İçinde büyüdüğü kültürel ortamın kökenleri, taa 13. yüzyılda Anadolu’nun İslamlaşması sürecinde rol oynayan Abdalan-ı Rum geleneğine dayanıyordu. “Seher vakti çaldım yarin kapısın” derken sanki güneşin doğduğu yurtlardaki erenler silsilesinin eşiğini çalıyor, Ahmet Yesevi’lerden Hacı Bektaş’lardan ilham devşiriyordu. Ortaçağdan günümüze kadar ulaşan bir kültür mirasının temsilcisi olmak başka nasıl mümkün olurdu? Hakikatli ozan olmak, gönül ülkesinde “abdal” olmak, belki Anadolu’nun ta kendisi olmak başka nasıl mümkün olurdu? Hacı Bektaş nasip vereceği zaman Tapduk, kendini bilmek gerektiğinde Yunus olmak ve Mevlânâ “Gel!” diye çağırdığında gitmek gerekirdi: “Dost elinden gel olmazsa varılmaz / Rızasız goncanın gülü derilmez / Kalpten kalbe bir yol vardır bilinmez / Gönülden gönüle yol gizli gizli”

Bozkır’ın bin yıllık gizli yollarını aşikâr etmek onun için çok da kolay olmamıştı elbette. Gençliğinden itibaren savrulan hayatında kâh sevgi ve neşe, kâh üzüntü ve acı vardı. Bazen dertlenir, bazen ıstırap duyardı. Abdal olmak kolay değildi. Türk insanının yüreğine dokunan terennümlerin virtüözü olmak kolay değildi.

Neşet Ertaş geçen yıl sessizce aramızdan çekilip gitti. Bugün toplumumuz onun sevgi ve barış lisanına her zamankinden daha muhtaçtır. Anadolu felsefesinin ruhu olan müsamaha kültürüne daha muhtaçtır. Karşılıklı gülümsemeye, dostluğa daha muhtaçtır. Ben inanıyorum ki kulaklarında onun türkülerinden bir ezgi taşıyan herkes, onun insan sevgisine ve birleştirici anlayışına da sahip çıkacaktır. Nitekim demişti:

İnsanlar kendini bilebilseydi

Dünyada haksızlık, kavga olmazdı

İnsan doğan yine insan ölseydi

Belki de dünyada hayvan kalmazdı



Tüm canların hak olduğun bilmese

Hakk’ın aşkı yüreğine dolmasa

O güzel Cemal’e aşık olmasa

Neşet Ertaş o sazını çalmazdı



Allah’ın rahmetinden uzak düşmesin, ruhu şâd olsun.
iskender pala
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Kayseri News | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0352 231 31 39 | Haber Yazılımı: CM Bilişim