• BIST 106.843
  • Altın 142,689
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • Kayseri : 33 °C
  • Ankara : 27 °C
  • İstanbul : 31 °C

PKK ELABAŞI MURAT KARAYILAN'DAN MEKTUP İMRALIDA ÖNDERİMİZDE BİLMEKTEDİR

PKK ELABAŞI MURAT KARAYILAN&#39DAN MEKTUP İMRALIDA ÖNDERİMİZDE BİLMEKTEDİR
Sivil ölümlerini sert eleştirmesi nedeniyle Taraf’a “Elini Kürt halkının yakasından çek” diyen Kandil’in bir numarası Murat Karayılan, Ahmet Altan’a mektup yazdı: Savaş âşığı değiliz
Sayın Ahmet Altan’a

Gazetecilere cevap yazma gibi bir tarzım ve alışkanlığım olmamakla birlikte ilk kez size birkaç şey yazmanın gerekli olduğuna inandım ve onun için yazıyorum. Ancak sizin suçlayıcı, beni kibirli, nobran, tehditkâr bir kişi olarak gösterip yaptığınız suçlamalara cevap vermeyeceğim. Şimdiye kadar şahsıma dönük yapılan eleştiri ve suçlamalara da cevap vermiş değilim. Çünkü ben gerçeğimi pratikte uygulayarak cevap vermeyi yeğleyen bir kişiyim. Yaşam tarzı ve pratiğin kişinin aynası olduğuna hep inanmışımdır. Size mektup yazmamın iki nedeni var:

Birincisi, önemli bazı hususlara ilişkin belki de bilgi yetersizliğinden olabilir yanlış tesbitler yapmış olmanız ve kamuoyu açısından düzeltme ihtiyacını hissetmemdir. İkinci neden ise, düşünce sistemindeki egemen ulus izleri ve hareketimize karşı önyargılarınız olsa da bazı tabuları yıkma çabanız ve gerçeklere karşı duyarlı ve vicdanlı davranabileceğiniz konusundaki umudumu tam olarak yitirmemiş olmamdır.

Öncelikle şunu vurgulamam gerekiyor: Biz Kürtler, Mezopotamya’nın en eski halklarından biri olmamıza rağmen, ağır bir sömürgeci asimilasyon politikasıyla bitirilmenin eşiğine getirilen bir halkız. Tarihte olabilecek en büyük haksızlık ve katliamlarla yüz yüze kalmış bir halkın özgürlük savaşçıları ile kapitalist egemen ulus-devlet sisteminin baskıcı ordusuyla aynı kefeye konulmamız bize yapılmış bir haksızlıktır. Bu hususta elde silahın veya başka bir şeyin olup olmaması değil, insanlık açısından ulvi amaçların bulunup bulunmadığına ve taşınan zihniyete bakılarak ölçü koymak daha doğru olacaktır.

“Sen kim olarak bütün Kürtlere emirler yağdırıp talimatlar veriyorsun” demektesiniz. Eminim ki kamuoyu ve halkımız beni tanıyor ve kim olduğumu biliyor. Gayet tabii siz de biliyorsunuz ama tıpkı devlet gibi hareketimizi tanımadığınız için böyle soruyorsunuz. Yine de ben birkaç cümle ile kısaca yanıt vermeyi yeterli göreceğim.



BARIŞ YOLUNDA BİR HİZMETÇİYİM
Ben, bir yüzyıl boyunca katliamlarla, sürgün, baskı ve tehditle sindirilerek konuşturulmayan, parçalanan, bir zamanlar “avukatsız halk” olarak da tanımlanan Kürt halkının bir temsilcisi olarak ortaya çıkmış, uzun ve kararlı bir mücadele yürütmüş, bu uğurda 20 bin militan gencini şehit vermiş, hâlâ Önderliği ile birlikte 6 bin insanı sömürgeci devlet tarafından zindanlara atılmış, haklı davası, doğru çizgisi ve özgücünden başka hiçbir bir şeye dayanmayan, halkının özgürlüğü ve mutluluğu için her türlü fedakârlığı yapan, insanî duygu, düşünce ve yeteneklerini konuşturarak direnmeye çalışan bir hareketin temsilcisi olmaya çalışıyorum. Kapitalist modernitenin insanlığı ayaklar altına alan, çıkar ilişkileri temelinde geliştirdiği bölgesel ve uluslararası ittifaklarla yok edilmek istenen, çağın en gelişmiş tekniğine sahip ordulara karşı var olma ve başarma mücadelesini yürüten, özgürlük, demokrasi ve adalet için yola çıkan bir hareketin üyesiyim. Hiçbir bireysel çıkar gütmeden dervişane bir mücadele yaşamıyla halkların kardeşliği ve barışı yolunda bir hizmetçiyim.

Takdir edersiniz ki bu hareket, Türkiye’de ve Bölge’de, duruşu, eylemi ve sözleriyle etki yapabilen bir harekettir. Dolayısıyla bu hareketin düşüncelerini açıklamam, hangi konuda ne gibi görüşlere sahip olduğunu, neleri düşündüğünü belirtmem kadar doğal bir şey yoktur. Kaldı ki, bu bir görevimdir.


TARAF’I TEHDİT ETMEDİM, ELEŞTİRDİM
Tabii burada dikkat çeken şey, herkesin her gün konuştuğu hususlar hakkında ve özellikle de bize yoğunca küfürlerin edildiği bir ortamda, zaman zaman bizim de düşünce belirtmemizin ve cevap hakkımızı kullanmanın niye tuhaf karşılandığı ve tehdit olarak görüldüğüdür. Belirtmeliyim ki, ben sizi ya da başka bir kimseyi tehdit etmedim. Ben, bin bir belayla, büyük bedeller ödeyerek özgürlük mücadelesini bir düzeye getirmiş olan Kürt halkının davasına karşıtlık yapılmaması için çağrı yaptım. Bu, aynı zamanda kamuoyuna ve halkımıza Taraf gazetesinin şikâyet edilmesi olarak da anlaşılabilir ama tehdit olarak anlaşılacak hiçbir cümlesi yoktur.

Bunları belirttikten sonra, “bizim-sizin ne yapıp yapmadığı” polemiğine girmeden, düzeltmeyi gerekli gördüğüm asıl hususlara değinmek istiyorum:

Bizim hareket olarak BDP’nin meclise gitmemesine ilişkin içe dönük bir talimat yayınladığımız yönündeki haberinizin doğru hiçbir tarafı yoktur. Bu haber tamamen sizin ilgili elemanlarınızın ürettiği masaüstü bir haberdir. Bu tür haberleri “iç’ten alıyorum” deyip de ortama yayan ve size verenler doğru konuşmamaktadırlar. Biz, vekillerin seçilmiş olduklarına göre, nihayetinde meclise gidebileceklerine hep inandık. Bunun tersi herhangi bir düşüncemiz ve görüşümüz olmamıştır. Dolayısıyla savunmadığımız bir görüşü talimat haline getirip birimlerimize iletmemiz söz konusu olamaz.

Sayın Altan

İlk iki yılı dolaylı, son üç yılı da doğrudan olmak üzere resmi olarak devletle bazı görüşmelerimiz oldu. Heyetler aracılığıyla yapılan bu görüşmelerden bir tanesinin kayıtları, halen kim olduğunu bilemediğimiz birileri tarafından kamuoyuna yansıtıldı. Normalde bu tür görüşmelerin belli bir düzeye gelene kadar gizli kalması konusunda bir hemfikirlik vardı. Zaten dünyadaki benzer örneklerde de belli bir dönem gizli tutulmuş, belli bir sonuca gelince kamuoyuna açıklamışlardır. Ayrıca İmralı’da Önderliğimizle de aynı heyetin görüşmeler yaptığı kamuoyu tarafından bilinmektedir. Zaten her iki görüşme hattı birbirine paralel bir biçimde gelişen ve birbirini tamamlayan görüşmeler biçiminde pratikleşmiştir.

Ancak belirttiğiniz gibi biz görüşmeleri kesmedik. “Neden müzakereleri yarım bırakıp savaşı şiddetlendirdiniz?” demektesiniz. Buna “KCK operasyonları olduğu için müzakereleri bıraktık” biçiminde cevap verdiğimi belirtiyorsunuz. Her şeyden önce ben, “KCK operasyonları olduğu için müzakereleri bıraktık” gibi bir cümle kullanmadım. Çünkü biz müzakereleri bırakmadık. Ben, görüşme sürecini sonuçsuz bırakan temel olgulardan bahsederken, bunların en başında gelen olgunun diyalog sürecine çomak gibi sokulmuş olan KCK adı altındaki operasyonları olduğunu söyledim.

KCK operasyonlarının 2 yıl önce başladığı, ancak görüşmelerin devletin bu sorunu çözeceği aşamada bizler tarafından kesildiği yönündeki sözlerinizi, gerçekten böyle düşünüyor veya böyle bildiğiniz için mi sarf ettiniz, yoksa ön yargılarla “zaten terörist örgüttür, savaşmak istiyorlar, savaştan başka bir şey anlamıyorlar” düşüncesiyle mi belirtiyorsunuz tam olarak bilemiyorum. Ancak ben sizin vicdanınızın sesini de dinleyebileceğinizi düşünerek, kendimi gerçekleri izâh etmekle mükellef görüyorum. Emin olun ki, belirteceğim hususlarda hiçbir eksik, yanlış ve politik tutum yoktur. Size süreci bütün netliğiyle izâh etmeye çalışacağım.

Sayın Altan

Biz özelikle savaşmak isteyen, savaşasilaha âşık ve savaşla sonuca gitmek isteyen noktada olan bir hareket değiliz. Silahlı bir direniş hareketi olarak ortaya çıktığımız doğrudur. Bize göre silahlı mücadele ‘90’lara gelindiğinde oynaması gereken rolü oynamış ve Kürt sorununu gündemleştirmiştir. Bu nedenle hareketimizin önderliği Başkan Apo, 1993’ten beri Kürt sorununun barışçıl-siyasal çözümü için çabalar sergilemekte ve bizler de buna dahil olarak 18 yıldır barışçıl çözüm için çeşitli çabalar göstermekteyiz. Ancak şu bir gerçek ki 1984’ten başlayan ve 1999 süreci itibariyle dağda sisteme kavuşmuş olan bir gerilla örgütlenmesi vardır. Bu güç, IRA ya da ETA gibi birkaç yüz kişiden oluşan bir güç değil, binlerle ifade edilen bir güçtür. Bu gücün var olması, Kürt sorununun temel gerçeklerinden biri olduğu gibi biz, Kürt sorununun barışçıl çözümü temelinde bu gücün de yeni bir düzenlemeye tabii tutulmasına hep açık olduk. Çünkü Kürt sorununun çözümüyle gerillanın birbiriyle çok yakından bağlantısı vardır. Bunu görmeyenler gerçekçi çözüm yolunu da bulamazlar. Bu güç, özgürlük için dağa çıkmış, herhangi bir yenilgiyi yaşamadığı gibi, davasını milyonlara mal etmeyi başarmış bir güçtür. Böyle bir konumda olan bir gücün kendiliğinden dağıtılmasını bekleyemezsiniz. Ancak ve ancak Kürt sorununun çözümü temelinde bu gücün toplumsal yaşama dahil edilmesi düşünülebilir. Bu da ancak diyalog ve bir toplumsal uzlaşmayla mümkündür. Bunu reddeden devletin, gerillayı silah zoruyla ortadan kaldırmaya dönük hiçbir çabasının sonuç almadığı bilinmektedir.


HÜKÜMET SAMİMİ DEĞİL
Kısacası biz, Kürt sorununda hep barışçıl bir arayışa sahip olurken, ne yazık ki bu ısrarlı tutumumuz, karşımızdaki güçlerde bir yanılgıya yol açtı, onlarda barışçıl yöntemlerle çözüm zihniyeti bir türlü gelişip olgunlaşmadı ve resmi bir politikaya dönüşmedi. Bu sorunun çözümünde samimiyet çok önemli. Karşımızda samimi gibi görünen bazı kişilerin çabaları olsa da, hükümetin samimi bir çözüm zihniyetini taşıdığını görmüş değiliz. Tersine kuşku dolu davranışları çok daha fazla görülmüştür. Açık ki bir güven bunalımı da vardır. Bu nedenle karşılıklı samimi duruşlarla, güven arttırıcı tutumlar olmadan, salt kuru diyaloglarla bir sonuç almanın da mümkün olmadığı görülmüştür.

Sizler tam da devletin Kürtlerin taleplerini karşıladığı aşamada işi bozduğumuzu iddia ediyorsunuz ama gerçekler böyle değildir. Savaşı başlatan taraf biz değiliz. 14 Mart’ta Şırnak-Güçlükonak’ta, 18 Mart’ta Bingöl- Adaklı’da, 1 Nisan’da Hatay-Hassa’da, 20 Nisan’da Maraş-Pazarcık’ta, 27 Nisan’da Dersim-Pülümür’de, 15 Mayıs’ta Şırnak- Uludere’de, 14 Mayıs’ta Sivas-İmranlı’da devletin operasyonları sonucunda 49 arkadaşımız şehit düştü. Bu arkadaşlarımız, dönem itibarıyla hiçbir askerî aktivite içinde bulunmayan, sadece yaşamsal ihtiyaçları için hareket eden arkadaşlarımızdı. Ancak Kürt halkının taleplerini karşılayacaktı dediğiniz devletin güçleri tarafından -birçoğu savaş hukukunda yer almayan (kimyasal silah, vb.) yöntemler kullanılarak- katledildiler. Silvan’daki çatışma da yine devletin gerillalarımızı imha etmek istediği bir çatışma olarak cereyan etmiştir. Ancak iki taraf çatışınca sürekli bir tarafın kayıp vermesi gerekir diye bir kural yoktur bazen diğer taraf da kayıp verebilir. Silvan’da olan da buydu.

Fakat bir yıl öncesinden, seçim sonrasında şiddet kullanarak bizi geriletmeyi kararlaştıran AKP, Silvan olayını kendisine bir gerekçe yapmıştır. Böyle bir sürecin devreye konulması istenmeseydi, daha kış aylarında İran’la anlaşma yapılmaz, özel ordu ve polis örgütlenmeleri için çok büyük miktarlarda bütçe ayrılmazdı. Tabii siz bana değil, Başbakanınıza inanacaksınız. Ona bir şey demiyorum ama ben gerçekleri izah etmeye devam edeceğim.

Doğrudur, KCK Operasyonu adı altında Kürt siyasetine karşı tutuklama furyası 14 Nisan 2009’da başladı. “Niye 2 yıl boyunca görüşmeleri bırakmadınız da şimdi bıraktınız” diye bana soruyorsunuz. Bu konuyla ilgili öncelikle belirtmeliyim ki, görüşme heyeti kendisi de sürekli bu operasyonlara karşı olduğunu ve durdurulması için çaba gösterdiklerini belirtiyordu. Hatta mahkeme başladığında aşamalı olarak bırakılacakları belirtiliyordu. Fakat mahkeme başladığında, tutukluların serbest bırakılmasını değil, anadilde savunma yapma talebi gerekçesiyle savunma hakkının bile verilmediğini gördük. Artı yeni operasyonlar da durmadı.

Madem devletin Kürtçe anadil hakkını da içeren bir çözüm zihniyeti vardı, neden insanların kendi anadiliyle savunma hakkı karşısında bu kadar sorun çıkardı. Bu konuda sorunu çözmek çok mu zordu? Çok iyi biliyorum ki bu sorunu yaratan hâkimler heyeti, hükümete de yakın bir heyettir. Bu sorunu pekala çözebilirlerdi ama nihayetinde KCK tutukluları bir rehin olarak kaldı. Şimdi ise KCK Operasyonu adı altındaki siyasi soykırım operasyonu tırmandırılarak en tehlikeli bir düzeye getirilmiş bulunmaktadır. Bir taraftan siyasi çözüm için görüşmeler sürerken, öbür taraftan siyasi çözümün gücü olacak olan Kürt siyasetçilerini KCK üyeliği safsatasıyla içeri atmak bir çelişki değil midir?

Bu belirttiklerimden ötürü, görüşmelerin sonuçsuz kalmasının bir nedeni bu operasyonlar olurken, ana neden, 18 yıllık barışçıl çözüm arayışının damıtılmış bir sentezi olan çözüm protokollerinin Başbakan tarafından kabul edilmemesi ve cevapsız bırakılmasıdır. Eğer devlet belirttiğiniz gibi, “Özerklik vereceğiz, anadil hakkı vereceğiz, Apo’yu serbest bırakacağız” deseydi, mutlaka operasyonları da durdururdu ve tek bir mermi bile patlamazdı. Açık söylemeliyim ki, bunu ilk kez sizden duyuyorum.

taraf
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Kayseri News | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0352 231 31 39 | Haber Yazılımı: CM Bilişim