• BIST 97.689
  • Altın 279,937
  • Dolar 5,8219
  • Euro 6,4975
  • Kayseri 18 °C
  • Ankara 21 °C
  • İstanbul 21 °C

Ahlat’tan Viyana’ya

Veli Altınkaya
Bitlis’i daha önce görmemiştim; valilik tarafından hazırlanan ve ocak ayından beri başarıyla uygulanan “Doğu Okuyor” projesi kapsamında davet edilmeseydim, bu güzel şehre belki de yolum hiç düşmeyecekti.

Zeki ve kültürlü liselilerle kendilerine hediye edilen kitaplarım hakkında uzun uzun sohbet ettikten sonra kalan zamanı Bitlis’i ve Ahlat’ı gezerek değerlendirdim.

Kendini işine adamış hiperaktif bir Milli Eğitim Müdürü olan Mehmet Emin Korkmaz’ın ve genç vali yardımcılarının sıcak ilgileri ve misafirperverlikleri sayesinde epeyi tanıdığım Bitlis, bütün Anadolu şehirleri gibi zengin bir tarihin içinden geliyor. Kalesi, camileri, mektepleri, medreseleri, köprüleri ve tabii “beş minare”siyle adeta “Ben bir zamanlar muhteşem bir medeniyet şehriydim!” diye haykıran Bitlis’ten kimler gelip geçmemiş ki... Mervaniler, Selçuklular, Ahlatşahlar, Artuklular, Eyyubiler, Moğollar, Safeviler ve nihayet Osmanlılar...

Bitlis’te, tarihî eserleri, çevrelerini kuşatan çirkin binaları yok sayarak gözünüzde canlandırdığınız zaman ince bir medeniyetin ışıldamaya başladığını görüyorsunuz. Son elli yıldaki gelişigüzel yapılaşma bu medeniyeti dikkatsiz ve heyecansız gözlerden saklıyor. Şehrin ortasından geçen ve çöplük gibi kullanılan o harika Bitlis nehrinin tarihî köprülerine bile betondan çirkin çirkin evler yapmışlar.

Mehmet Emin Korkmaz, Bitlis’e yeni tayin edilen, ne yazık ki tanışma imkânı bulamadığımız enerjik valinin tarihî merkezi kamulaştırma yoluyla kurtarmak istediğini, bunun için projeler geliştirdiğini büyük bir heyecanla anlattı. Çok sevindim.

Bitlis seyahatimin güzel bir tarafı da Ahlat’ı ziyaret edecek kadar zamanımın olmasıydı. Tarihi binlerce yıl geriye giden ve ne yazık ki günümüze sadece muhteşem mezarlığı kısmen ulaşan bu kadim şehri, Bitlis’in genç vali yardımcılarından Serdar Arslantaş ve Ahlat Kaymakamı Osman Dölek’le birlikte gezdik. Bu iki genç yöneticinin görev yaptıkları bölgeye duydukları sevgi ve geniş tarih bilgileri, hayranlık vericiydi.

Ahlat, çeşitli sebeplerle Orta Asya’daki yurtlarından kopup Batı’ya göçen Oğuz boylarını bir süre ağırlayarak Anadolu’nun içlerine göndermiş. Sultan Alpaslan’ın Malazgirt’e Ahlat’tan hareket ettiğini, Osmanlı hanedanının mensup olduğu Kayı Boyu’nun Moğol zulmünden kaçarak Ahlat’a geldiğini ve burada uzun süre kaldığını biliyor muydunuz? 13. ve 14. yüzyıllarda Belh ve Buhara’yla birlikte “Kubbetü’l-İslâm” diye tanınan Ahlat, Anadolu’da inşa edilen Türk-İslâm tarihinin başlangıç noktasıdır.

Ahlat mezarlığı büyüklüğüyle, her biri taş oymacılığının şaheseri olan mezar taşları da ince işçilikleriyle, Ortaçağ İslâm dünyasında Ahlat’ın Semerkant, Bağdat ve Kurtuba gibi büyük şehirlerden ve medeniyet merkezlerinden biri olduğuna, daha da önemlisi halkının ekonomik gücüne şahitlik ediyor. Bir Selçuklu rönesansından bahsedilebilirse, burada başladığı rahatlıkla söylenebilir.

Merhum Prof. Dr. Haluk Karamağralı’nın eşi Beyhan Karmağralı’yla birlikte hayatını vakfettiği, yıllarca arkeolojik kazılar yaparak araştırdığı Ahlat mezarlığında bir zamanlar buraya konup göçen atalarımızın çadırlarını hatırlatan kümbetlere, Göktürk kitabelerini hatırlatan abidevi mezar taşlarına ve İslâm öncesi gömme geleneklerinin devam ettiği kurgan tipi mezarlara bakarken bu coğrafyadaki heyecan verici maceramızı düşündüm.

Ustaların kendine has bir rengi olan uysal Ahlat taşlarını dantelâ gibi ince ince işleyerek vücuda getirdikleri mezar taşlarına ve kümbetlere bakmaya doyamadım. Bu ustaların imzalarına Anadolu’daki birçok eserde de -yazılı olsun, olmasın- rastlamak mümkün. Mesela taş işçiliğinin bir şaheseri olan Divriği Ulucamii’nin doğu cephesindeki pencerenin üzerinde Ahlatlı Nakkaş Ahmed’in ismi yazılıdır.

Zamanla büyük depremlerin harabeye çevirdiği Ahlat, Moğol istilası yüzünden büsbütün boşalmış; direnen sadece ölüler... Halk arasında anlatılan bir hikâyeye göre, Ruslar, Ahlat’ı işgal ettiklerinde gece vakti mezar taşlarını asker zannederek sabaha kadar kurşun sıkmış, hiçbirini öldüremediklerini görünce korkup kaçmışlar. Bu sadece bir rivayet, bir şehir efsanesi, fakat önemli bir hakikati de ifade ediyor. Bir ülkeyi sadece üstünde yaşayanlar değil, altında yatanlar da korurlar. Mezarlar, mezarlıklar, toprağa basılan mühürlerdir.

Bitlis ve Ahlat seyahatimden on gün sonra da Viyana’ya uçtum. Yine bir öğrenci grubuna “Bir Medeniyet Dili Olarak Türkçe” konulu bir konferans vermek üzere davet edilmiştim. Viyana, Sultan Alpaslan’ın 1071’de Malazgirt’te başlattığı büyük yolculuğun -Yahya Kemal’in ifadesiyle “koşu”nun- noktalandığı, Kızılelma idealinin sona erdiği şehirdir.

Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın otağını kurduğu tepeden Stephansdom’a odaklanarak Viyana’yı seyrederken bu muhteşem yolculuğu düşündüm. Ahlat’taki kümbetlerde hatırası hâlâ capcanlı yaşayan çadırların en ihtişamlısının kurulduğu Kahlenberg’de, tarihçilerin tartışa tartışa bitiremedikleri acı bir mağlubiyet yaşadık, gururumuz kırıldı ve geri çekilmeye başladık. Tarih 12 Eylül 1683’tü.

Viyana’ya kadar gitmeseydik, buralarda kalabilir miydik? Ne dersiniz?
Bu yazı toplam 290 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Kayseri News | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0352 231 31 39