İKLİM KRİZİNE MEDENİYET REÇETESİ

Refik Tuzcuoğlu

07 Nisan 2026 Salı 11:46

Türkiye, 2026 yılında küresel iklim diplomasisinin en kritik organizasyonu olan COP31 zirvesine Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığımızın koordinasyonunda hazırlanıyor. 2026’nın en büyük küresel organizasyonlarından biri olarak Antalya'da yapılacak bu devasa zirvede; dünya liderleri, uluslararası örgütler ve sivil toplum kuruluşları küresel ölçekte kritik kararları tartışacak. Emine Erdoğan Hanımefendi'nin himayesinde bir dünya markası haline gelen “Sıfır Atık” projesi de önemli gündem başlıklarından biri olacak.

Ne var ki; Antalya'da kurulacak o masada kâğıt üzerinde karbon hesabı yapacak olanların sahadaki riyakârlığı tüm çıplaklığıyla ortada. Bugün küresel kürsülerde durmaksızın "iklim duyarlılığı" nutukları atılırken, diğer yanda ABD-İsrail ekseninin İran’la körüklediği savaşta vurulan rafineriler ve kritik tesislerden yükselen dumanlar gökyüzüne telafisi imkânsız bir zehir kusuyor. Dünyayı en çok kirleten emperyal akıl, kendi çıkardığı savaşlarla tabiatı katlederken iklim zirvelerinde boy göstermesi trajikomik bir çelişki. Üstelik bu emperyal kibir; iş menfaatine dokunduğunda Paris İklim Anlaşması gibi sorumluluklardan fütursuzca çekilerek küresel mutabakatları bir oyuncak gibi gördüğünü kanıtladı. Bu ağır ekolojik buhran, masayı dilediği an terk edenlerin diplomatik formülleriyle çözülemez. Zira asıl mesele; modern insanın tabiatla, eşyayla ve Yaradan'la kurduğu ontolojik ilişkinin temelden sarsılmış olmasıdır.

Batı'nın tabiatla kurduğu ilişki, temelde bir "tahakküm" ve "zafer" ilişkisidir. Aydınlanma dönemi ve Descartes aklıyla birlikte modern insan, tabiatı yenilmesi ve kalıplara sokulması gereken vahşi bir mekanizma olarak gördü. Dahası "Tanrı ile savaşma" fikri doğdu. Nitekim 14. Louis, Versailles Sarayı'nı inşa ettirirken kendisini adeta yeryüzünün tanrısı yerine koymuş; rüzgâra, suya ve ormana emretme cüretini göstermişti. Versailles'ın cetvelle çizilmiş, ağaçları askeri nizamla kesilmiş bahçeleri, mutlak iktidarın tabiat üzerindeki kibrinin taştan ve yapraktan bir manifestosudur.

Oysa bizim medeniyetimiz tabiata hükmetmeyi değil, onunla ahenk içinde yaşamayı önemser. Müslüman mimar için tabiat, hükmedilecek bir mülkten ziyade; Yaradan'ın emanet ettiği "canlı bir ayettir". Bu yüzden İslam şehrinde evler topografyayı zorlamaz, yamaçlara hürmetle akar. Yapıların boyu insan ölçeklidir, sokaklar rüzgârın geçişine izin verecek bir edeple kıvrılır.

Bu ilişkinin kalbi ise tabiatı ve gökyüzünü asil bir misafir gibi içeri buyur eden "avlu"dur. Sokağın tozundan mahremiyetin sükûnetine geçiş için yapılan bu araf, insana sunulmuş çerçeveli bir "gökyüzü parçası"dır; bakışları yeryüzünün telaşından çekip semaya odaklar. Bu gökyüzü odasının tam merkezinde ise "su" vardır. Avluya yerleştirilmiş mütevazı bir havuz, çıkardığı ahenkli şırıltıyla zihnin gürültülerini sustururken, ayna gibi yüzeyiyle gökyüzünü yeryüzüne indirir.

Bu eşsiz ahengi görmek için Endülüs’ün son demlerine, Elhamra Sarayı’nın yanı başındaki “Cennetül-Arif” bahçelerine bakmak yeterlidir. İşgal çemberi daralan Gırnata Emirliği, dış dünyadaki bu amansız tehlikeye karşı savunma kaleleri inşa etmek yerine, iç dünyalarındaki zarafetle örülmüş bir eser meydana getirdi. Geriye ağır taş kütlelerini suyun aynasında yansıtarak "altından ırmaklar akan cennet" tasavvurunun asırlarca silinmeyecek bir in'ikâsını bıraktı.

Aynı idrak, Selçuklu ve Osmanlı aklıyla Anadolu'da da yankılanmıştır. Batı doğayı cetvelle hizaya sokarken; ecdadımız Bursa Ulu Camii’nin kalbine o muazzam şadırvanı yerleştirip suyu mabede buyur etti. Edirne'deki Sultan II. Bayezid Darüşşifası'nda suyun şırıltısı ruhu teskin eden bir şifa vesilesi kılındı. Cihan devletinin kalbi Topkapı Sarayı inşa edilirken dahi binalar rüzgârın yönüne ve topografyaya mutlak bir hürmetle yerleştirilmiştir.

Bugün ise nefes almayan beton bloklara, birbirinin güneşini ve rüzgârını kesen, "tabiatı göstermelik bir peyzaj malzemesi" olarak sitelerin köşesine sıkıştıran o kimliksiz ve ruhsuz mekânlara hapsolduk. Ağacı kesip yerine diktiğimiz devasa kulelerde, topraktan ve gökyüzünden koptukça fıtratımıza da yabancılaştık. İklim krizi dediğimiz felaket, tam da bu küresel yabancılaşmanın en ağır faturasıdır.

Türkiye olarak, COP31'de dünyaya bu ağır faturayı yırtıp atacak yeni bir "medeniyet tasavvuru" sunabilir miyiz, bilemiyorum. Sunsak dünya bu tasavvuru ne kadar anlayabilir o da ayrı bir muamma. Ancak merhum Turgut Cansever'in altını çizdiği gibi; şehirlerimizi yeniden "yaşanabilir" kılmak için sadece yeşil binalar yapmak yetmez. Elbette nüfusumuz artıyor. Şehirleşme oranımız yüzde 70’in üzerinde. Bu kadar artan nüfusu şehirlerde iskan ettirme mecburiyetimiz var. Mekânsal alan bulma zorlukları bizleri sınırlıyor. Belki de ihtiyacımız olan; medeniyetimizin kadim kodlarını bugünün gerçekleriyle harmanlayan yepyeni bir "şehircilik içtihadı" geliştirmektir. Asrın deprem felaketinin ardından Hatay'da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından yürütülen; kimlikli mimariyi ve mahalle kültürünü merkeze alan ihya çalışmaları, bu yeni içtihadın umut verici bir prototipi olabilir.

Bize düşen sorumluluk; gökyüzünü, suyu, ağacı, kısacası tabiatla dost olmayı yeniden hayatımızın merkezine alarak kaybettiğimiz o "cennet in’ikâslarını" yeniden inşa etmektir. Tabiatı tahakküm edilecek bir kaynak olarak gören seküler kibre karşı, onu "emanet" bilen bu asil irade, dünyanın tek kurtuluş reçetesidir.

Yeni Akit

Yorumlar