Okul bahçelerinin ve genç zihinlerin biriktirdiği öfkeyi ıskaladığımız uzun uyku hali, artık kapımızı sertçe çalıyor. Şiddeti ve akran zorbalığını okulların kapısına konulacak birkaç turnike, güvenlik görevlisi ya da metal dedektörle çözmeyi düşünmek, külün altındaki koru görmezden gelmekten farksız.
Onu gereksiz görmek değil maksadım. Elbette kurulsun, yapılsın, başka önlemler de alınsın ve alınmalı. Ama karşımızda, modern DÜNYANIN zihinlere enjekte ettiği dijital bir anafor ve bu anaforun yutmaya çalıştığı bir nesil var. Bugün çocuklarımız odalarına çekildiklerinde, karanlık sosyal medya mecralarının gaddar yankı kulvarlarında kayboluyor.
Zanlının odasından çıkan semboller, karanlık notlar ve dünyadaki benzer okul katliamlarına öykünen dijital izler, tam da bu çürümüşlüğün somut birer göstergesi. Çevresi tarafından görülmeyen, anlaşılmayan, dijital dehlizlerde "hiç" olmaktan kurtulmak için vahşeti şöhret bileti sanan yalnız bir nesil yetiştiriyoruz.
Bu büyük çöküşün köklerini sadece ekranların ötesinde, dijital dehlizlerin karanlığında aramak eksik kalır. Asıl sarsıntı, en güvenli kalemiz olması gereken hanelerimizin içinde yaşandı. Çocuklarımızla birebir temas kurmamız, onlara hayatın sığınakları olmamız gereken bir çağdayız.
Ne yazık ki biz yetişkinler, kendi dijital ekranlarımıza ve bitmek bilmeyen GÜNDEMLERE hapsolduk. Ekran ekran gezerek sanal meşgalelerle vakit harcadık. Bu yüzden, evlatlarımızın odalarında sessizce sönen ruhları fark edemedik. “Modern ebeveyn” olma kisvesi altında gevşek bir iklim ürettik. Çocukların her kaprisini boyun eğerek karşıladık.
Onları, hayatın kaçınılmaz hayal kırıklıklarıyla yüzleşme direncinden yoksun bıraktık. Popüler kültür, mahcubiyeti ve utanmayı bir erdem değil eziklik olarak yaftaladı. Mahremiyet sınırlarını darmadağın eden zehirli rüzgarların evlerimizin içine sızmasına seyirci kaldık. Evin perdeleri ardına kadar dış dünyaya açıldı. Sınırları ve dayanakları kalmayan yavrularımız, ruhlarındaki o derin boşluğu, denetimsiz dijital ağların sunduğu sahte vaatlerle doldurmaya çalıştı.
Nitekim uluslararası araştırmalar, ülkemizdeki eğitim yuvalarında akran zorbalığı oranlarının ne kadar yüksek seviyelere ulaştığını, çocukların eğitim ocağına ve çevresine olan aidiyet duygusunun ise dramatik biçimde zayıfladığını açıkça gözler önüne seriyor.
Eğitim ocağı, sadece bilgi yükleyen bir fabrikaya dönüştü; maneviyat ve karakter inşası unutuldu. Acımasız sınav stresi ve rekabet ortamı, çocuklarımızı birbirinin dostu değil amansız birer rakibi haline getirdi. Ruhunu besleyecek aşkın, manevi ve ahlaki değerlerden mahrum kalan genç; dijital dünyanın sunduğu sahte kahramanlıkların, siber zorbalık ağlarının ve haz tuzaklarının esiri haline geldi.
O halde bu dipsiz kuyudan evlatlarımızı çekip almanın yolu nedir? Bu, sadece teknolojiye mesafe koymak ya da geçici bir "dijital detoks" uygulamaktan ibaret kalamaz. Bu ancak köklü bir zihni uyanışla mümkün. Gencecik zihinlere bir bilinç aşılamalıyız. Modern dünyanın sunduğu her sahte cazibeye, her ahlaksız akıntıya ve ekranların dayattığı köleleştirici düzene karşı koyabilecek bir "isyan ahlakı ve direnç bilinci" kurmalıyız.
Yanlış olanı ve çirkin olanı kavrama iradesi, onlara karşı direnebilme gücü... Bugün ifa edilmesi gereken en mukaddes nefs terbiyesi budur. Zira dijital dünyanın dopamin tuzaklarına karşı durmak, iradenin haysiyetini koruma mücadelesidir.
Ancak bu direnç bilinci, yalnız başına bırakılmış bireylerin omuzlarında yükselemez. Büyüklerimiz "İnsan, dostunun ahlakı üzerinedir" demişler. Hz. Mevlânâ, "Kargalarla gezen bülbülün nasibi feryattır" diyerek yanlış yoldaşlıkların açacağı yaraları asırlar önceden fısıldar. Nitekim irfan pınarlarımız, insanın ancak ‘salih bir çevre ve sadık bir dost’ ikliminde kemale ereceğini defaatle hatırlatır.
Okullarımızda yapmamız gereken en hayati hamle bellidir. İstikameti düzgün, ahlakı temiz gençlerden oluşan güvenli dostluk halkaları kurmalıyız. Bunu modern pedagojinin "akran mentörlüğü" yöntemiyle harmanlamalıyız. Gönlü gül kokan bir akranın, o güzelliği yanındakine sirayet ettirmesi güçlü bir eğitim aracıdır.
Çetelerin ve karanlık sanal ağların kurduğu sahte aidiyet tuzaklarına karşı durmalıyız. Okullarımızda dayanışma temelli gönül halkalarını mutlaka örmeliyiz. Bu sorumluluk sadece okul duvarları içine hapsedilemez. Millî Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ve diğer uygun paydaşların ortak bir akıl ve stratejik bir iş birliğiyle, çocukları dijital yalnızlığın ve akran çetelerinin elinden kurtaracak bu ekosistemi yaygınlaştırması hayati bir mecburiyettir.
Tüm bu dönüşümün taşıyıcı kolonu ise hiç şüphesiz birer gönül mimarı olan muallimlerdir. Öğretmenlik, mesai saatleri arasına sıkıştırılacak bir bilgi memurluğuna indirgenemez. Bilginin saniyeler içinde ekrana düştüğü bu çağda, öğretmen artık bilgiyi taşıyan bir hamal olamamalı. Eğitim, sadece bilgi yüklemek değil, ruha nizam kazandırmaktır. Yılların tecrübesiyle ders anlatan o ak saçlı Mahir İz hocaya bir gün öğrencileri merakla sormuştu:
"Hocam, neredeyse kendi ailenizden daha çok bizimle vakit geçiriyorsunuz."
Hoca, tebessümle şu unutulmaz cevabı vermiş:
"Bir hoca için talebe, evlattan daha evlâdır. Çünkü evlat idealini suiistimal edebilir ama talebe etmez, senin amel-i salihini talebe devam ettirir."
İşte kürsünün temel harcı tam da bu idrak olmalı. Öğretmen, öğrencisinin sadece ders notlarıyla değil, kalbiyle ve şahsi dertleriyle bizzat ilgilenen bir ruh sanatkârı, merhametiyle kuşatan bir şefkat menbaı olarak öne çıkmalı.
Okullarımızı kameralarla izlemek yeterli olmaz. O mekanları her çocuğun gerçekten fark edildiği, duyulduğu ve değer bulduğu birer irfan ocağına dönüştürmek zorundayız. Vakit, zihinleri ekranların esaretine teslim etme vakti değildir. Vakit; şefkatli bir aile ocağını, ruh sanatkârı muallimlerin rehberliğini, ‘salih bir çevre ve sadık bir dost’ iklimini yeniden inşa etme vaktidir. Okul kapılarına dizdiğimiz turnikeler, ruhunu ve kalbini ıskaladığımız nesillerin krizini çözmeye yetmeyecektir.
Refik Tuzcuoğlu / Yeni Akit Gazetesi























