• BIST 12404.94
    • Altın 6121.517
    • Dolar 43.0386
    • Euro 50.336

      Terörün anladığı dil

      Refik Tuzcuoğlu

      Uluslararası ilişkilerde "zamanın ruhunu" okuyamayan yapılar, sahadaki gerçeklik duvarına çarptığında büyük bir travma yaşarlar. Bugün Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde PKK/SDG’nin başına gelenler, tam olarak bu analiz körlüğünün ve yanlış stratejik hesapların sonucudur.

      Sınırımızın hemen ötesinde yaşananları, sadece bir askeri çatışma parantezine sıkıştıramayız. Burada, bir devletin egemenlik iddiası ile bir terör örgütünün "defacto" (fiili) durum oluşturma hoyratlığının kaçınılmaz çatışmasını izliyoruz.

      Suriye’de oluşan bu yeni denklemi ve örgütün içine düştüğü "sığlığı" etraflıca analiz etmek gerekiyor.

      Ahlaki Hırsızlık ve Gazze İstismarı

      Operasyonların başlamasıyla birlikte, iç kamuoyunda DEM Parti çevrelerinin ve bölgedeki SDG sözcülerinin, yaşananları "İkinci Gazze" olarak nitelendirmeye çalıştıkları görülüyor. Bu benzetme, sadece basit bir politik tutarsızlık değil; Gazze’deki mazlumların acısını araçsallaştıran, onların mağduriyetini kendi silahlı ajandasına devşirmeye çalışan açık bir "ahlaki hırsızlık"tır.


      Gazze’de yaşanan soykırım karşısında tek bir kitlesel miting düzenlemeyen, teşkilatlarını ve tabanını Filistinli mazlumlar için harekete geçirmeyen bir siyasi aklın; konu, entegrasyonu reddeden ve sivilleri kalkan yapan PKK/SDG unsurları olunca gösterdiği bu yüksek refleks, hiç de samimi değil.

      Gazze; işgal altındaki Filistin halkının, binlerce yıldır yaşadığı toprakları sonradan türeme bir devlete karşı savunma mücadelesidir. Halep’teki durum ise; bir devletin metropollerinde "kurtarılmış bölge" (devlet içinde devlet - state within a state) kabul etmeme refleksidir. Şeyh Maksud’da sivillerin tahliyesini engelleyerek onları "canlı kalkan"a dönüştüren bir yapıyı "sivil direniş" gibi pazarlamak, akla ve vicdana sığmayan bir çarpıtmadır.

      Diplomasinin Sınırları

      Sürecin askeri boyuta evrilmesinin arka planında, diplomatik çabaların PKK/SDG tarafından reddedilmesi yatıyor. Süreç bu noktaya evrilmeyebilirdi. İşte bu noktada Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın doktrini, bugünü anlamak adına kilit önemdedir.


      Sayın Fidan’ın; "Bu yapı (SDG) diyalogdan anlamaz. Ya bir güç görecek ya da güç tehdidi..." tespiti, yarım asra varan PKK çizgisinin ana karakterini özetliyor. Taraflar arasında masaya konulan 10 Mart Mutabakatı, sisteme entegre olma şansı tanımıştı. Ancak SDG, küresel hamilerine, özellikle de İsrail’e güvenerek bu rasyonel çıkış yolunu reddetti. 

      PKK/SDG önce özerk bir yapı, ardından tam bağımsız bir devlet olma hayalini kaybetmek istemiyor. Küresel akıldâneleri şimdiye kadar onlara süslü rüyalar pazarladı. Mesele sadece Suriye ile de kalmayacaktı; Suriye bir fragmandı.Ancak hayaller peşinde koşmak ile sahanın realitesi karşılaşınca filmin bir yerde kopacağı açıktı. Diplomasi kanallarının tıkanması, "güç kullanımını" bir tercih olmaktan çıkarıp, bir zorunluluk haline getirdi.

      Sığ Örgüt Aklı

      Meselenin en trajik boyutu ise, Kürtleri temsil ettiği iddiasında olan PKK’dan SDG’ye uzanan bu yapıların, dış güçlerin araçsallaştırdığı birer "aparat" olmanın ötesine geçememesidir.

      Yıllardır "Batı’nın seküler müttefiki" imajını kullanan yapının, Halep’te sıkıştığında İran menşeli kamikaze İHA’lara başvurması, ideolojik bir tutarlılığın olmadığını gösteriyor. Madalyonun diğer yüzü de en az bu kadar karanlık. Başında onca gaileye rağmen İran’ın da halen 'fitnebaz' yöntemlerden vazgeçmediğini, bölgeyi karıştırmak için kimin eliyle ateş ettiğine bakmaksızın kaosu beslediğini not etmek gerekir. ABD ve İsrail’in bölgedeki planları için "maşalık" vazifesi üstlenenler, şu basit denklemi kurmaktan aciz kalıyorlar: “Maşanın ömrü, tutan elin işi bitene kadardır.”

       


      ABD’nin Fırat’ın batısındaki sessizliği, aslında "kullanım süresi dolan" enstrümanların tasfiyesine göz yummasıdır. Bu yanlış analiz ve sığ örgüt aklı, ne yazık ki bölgeyi ateşe atmakta ve faturayı yine masum insanlara kesmektedir. Ortadoğu’daki bütün taraflar bilmeli ki; parçalı tüm yapılar emperyalizmin ekmeğine yağ sürer. Onurlu ve şahsiyetli bir hayat, parlak bir gelecek; ırk, din, meşrep farkını bir tarafa bırakarak tesis edilecek birlik ve beraberlikten geçer. Maalesef bu aparat örgütler, masum sivil kitleleri önce fikren zehirleyip sonra devşirip, ardından bir ateş çemberine sürüyor. Bu faşizan zehrin, bazı eski muhafazakar siyasetçilere de bulaşması ise ayrı bir garabet.

      Stratejik Hedef Değişmez

      Türkiye’nin güney sınırlarında bir terör devletine asla izin vermeyeceği, dönemsel bir politika değil, devletin en stratejik hedefidir. Eğer aynı hatayı sürdürür, "Bizi kurtaracak bir dış güç mutlaka gelir" hayaliyle hareket etmeye devam ederlerse, sahada durumun daha da kötüleşmesi kaçınılmaz olacak.

      Ezcümle; dışarıdan medet uman örgütün hayalleri, Halep’te devletin “hakimiyet iradesi” ile dağılmıştır. Şimdiye kadar büyütülen düşmanlıkların kimseye faydası olmadı. Bölgeyi ateşe atma niyetinde olanlar; günün sonunda o ateşin maşayı tutanları değil, "aparat" olmayı seçenleri yaktığını artık görmeliler.

      Bu yazı toplam 53 defa okunmuştur.
      • Yorumlar 0
      Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
      Yazarın Diğer Yazıları
      Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Kayseri News | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : 0000 000 00 00